Kaldırım ile araç yolunu ayıran taşlara bordür taşı deniyormuş. Bu ismin iki şeyi ayıran sınıra yerleştirilmesinden dolayı verildiğini anlamak zor değil. Bu sıralar şantiye bölgesinde yaşıyor gibi hissettiğimden olsa gerek, kaldırımların ve yolların yapımı ile ilgili gözlemler yapıyorum. Bordür taşları da bu sırada dikkatimi çekti. Bu taşları yerleştirmenin, kaldırım ve araç yolunu yapmaya kıyasla ayrı bir zorluğu var gibi geliyor. İki ayrı sorumluluk arasındaki sınıra yerleştirilen ve aynı zamanda o sınırı da belirleyen bu taşları döşerken çıkacak olası bir sorunu çözmek için kaldırımcılar ile asfaltçılar arasında izlenen yolu merak ediyorum. Kendi aralarında anlaşıp bir çözüm üretebilirler, o zaman zaten sorun ortadan kalkıyor ama bir gün bir yerde mutlaka anlaşmazlık çıkacağını deneyimden hareketle söyleyebilirim. Asfaltçılar kendi planlarına göre çok gerideyse ve kaldırımcılar hep asfaltçıların açığını kapatmaktan artık yorulmuşlarsa, ya da her neyse, bir sebepten anlaşamayacakları bir an mutlaka gelecek. İki taraftan birinde olduğunu düşün, bu durumda bu sorunu çözmek için “hiç olmadı X ile çözülecek” demiş olsaydın, X ne olurdu?

(? bu paragraf neye hizmet ediyor netleşsin ve ona göre sadeleşsin, bu haliyle devam eden paragraflarla kesişme kavramı bağlamında çelişiyor) Ortada iki ayrı görev tanımı var diyelim. Eğer bu iki görev tanımı ortak bir varoluşun içindeyse, bu iki görev tanımının kesiştiği bir sorumluluk alanı mecburen olacaktır. Örneğin, aynı evde yaşayan insanlardan bahsediyorsak veya aynı şirketin çalışanlarından bahsediyorsak veya aynı mahallede yaşayan insanlardan bahsediyorsak, bu böyle olmalı. Ortak bir varoluşun içinde olan insanların bu varoluşu devam ettirmeleri için görev dağılımı yapmaları durumunda, o varoluşun birlikte devam etmesi için tüm sorumlulukların kapsanması gerekecektir. Yani iki ayrı görev tanımı yaptıysak, bu görev tanımları kesişiyor olmalı. Aksi takdirde ortak bir varoluş sürdürülemezdi ve ayrılık olurdu.

Öyle iki görev tanımı yapalım ki, ne ayrışsınlar ve kapsanmayan bir sorumluluk kalmasın, ne de sorumluluklar arasında herhangi bir kesişme olmasın. Böyle mükemmel bir tanımlamanın mümkün olduğunu düşünmüyorum. Tüm olası halleri öngörmeyi gerektiren bu mükemmel tanımlamayı yapmayı beklemek, hayatı durdurmak olurdu. Hayat aktığına göre insan olarak bunu yapabileceğimizi pek sanmıyorum, o nedenle kesişme ya da ayrışma opsiyonlarını değerlendireceğim.

İki görev tanımını ortak sorumluluk alanı olacak şekilde, yani kesişecek şekilde yapalım. Örnekten gitmek gerekirse, bordür taşını döşeme işini hem asfaltçılara hem de kaldırımcılara bıraktık ve görevler kısmen örtüştü diyelim. Kesişen sorumluluk alanında çıkacak olası çatışmaların çözülebilir olması için üçüncü bir görev tanımı yapmak bir zorunluluk gibi görünüyor. Olur da asfaltçılar ile kaldırımcılar ortak sorumluluk alanında bir çatışma yaşarlarsa, başka bir otorite gelecek ve anlaşmayı sağlayacak. İki görev tanımında kalmak bu haliyle mümkün görünmüyor, üçüncü bir görev tanımı mecburen doğuyor.

İki görev tanımını birbirinden tamamen ayırmayı deneyelim. Yani birbirinin ayağına basma olasılığını ortadan kaldıracak şekilde hiç kesişmeyen iki görev tanımı yaptık. Şimdi de o iki görev tanımı dışında kalan sorumluluk boşluğunu yine bir başka görev ile doldurmak gerekecek. Yani bordür taşı yerleştiricisi diye ayrı bir görev tanımı gerekecek. Üçüncü görevden yine kaçamadık. Hatta bu kez durum daha kötü, çünkü bu yeni görevle diğer ikisi arasında da yine ya bir kesişme ya da bir ayrışma olacak. Kesiştirirsek yine bir otorite, ayrıştırırsak yine arayı dolduracak yeni görev tanımları gerekecek. Sonsuza kadar daralan görev tanımı yapamayacağımıza göre, bir noktada bir otorite yine gerekecek.

Şöyle bir alternatif önerilebilir; “Görevlerden birine anlaşmazlık durumunda diğerine karşı otorite olma sorumluluğu verelim ve böylece iki görev tanımı yeterli olsun”. Bu öneri kısa vadede geçerlidir ve bir süre iki görev tanımı ile yaşamak mümkün olacaktır. Ancak kesişmenin gerçekleştiği sorumluluk alanının sınırı zamanla otorite sahibinin lehinde esneyecektir. Örneğin bordür taşı sorumluluğunu kaldırımcılara verdik diyelim, bu durumda bu taşı döşeme işi zamanla kaldırımcı lehinde değişim gösterecektir. Çünkü otorite sahibi olan kaldırımcının, kendi ana sorumluluğu olan kaldırım taşı döşemek ile yan sorumluluğu olan asfaltçılarla çıkan anlaşmazlığı çözmek arasında bir çelişki yaşaması durumunda nesnel muhakemeyi bırakıp kendi lehinde kararlar vermeye başlaması beklenir. Bu çatışma sınırı zamanla asfaltçıların iç işlerine kadar sızacak ve kaldırımcılar zamanla tüm yol işinde mutlak otorite olmaya başlayacaktır. Diğer bir deyiş ile otorite hakkı olan görev tanımı zamanla diğerini yutacaktır. Bu kez de bir görev tanımına geri döndük ve yine iki görev tanımında kalamadık.

Öyle görünüyor ki; İki stabil değil. Ya Bir’e dönecek, ya iki tane Bir olacak, ya da üçüncüsü otorite olmak kaydıyla Üç olacak. İki ayrı Bir olması demek ortak alanı paylaşmayı bırakmaları demektir. Bu da her ne kadar iki tane olsalar da sonraki karşılaşmalarına kadar Bir halinde kalmak demektir. İki tane Bir opsiyonunu eledim. Gelelim Bir’in Bir olarak kalmasının mümkün olup olmamasına. Bir’in Bir olarak kalması aslında kendi içinde çelişkili değil, ama kısıtlı. Bir, kendi etki alanı içinde mutlak olduğundan, balıklara su neyse, bize hava neyse Bir halinde de buna benzer bir durum oluşuyor. Kendisi var ama hakkında konuşmak zorlaşıyor, hatta anlamsızlaşıyor. Görev tanımı örneğine dönersem Bir hali, herkesin her işe vakıf olması, her bireyin her görevi yerine getirebilmesi ve hatta getirmesi gibi bir durum yaratıyor ve bu tip bireylerden oluşacak bir topluluğun imkanları kısıtlı hale geliyor. Görev paylaşımı yapan topluluk daha verimli olduğundan bu paylaşımı yapmayana göre büyümeyi ve güçlenmeyi çok daha kolay yapıyor. Diğer bir deyiş ile bir gün “Herkes her işi yapmasın, bir grup asfaltı halletsin, diğerleri de kaldırımı” deniyor ve bu ayrımdan fayda sağlanıyor. Dolayısıyla bölünmek Bir için zaman meselesi. Bir o halde kalamıyor ve bölünüyor ve tekrar İki oluyor.

Bir’den İki’ye, İki’den Üç’e zorunlu olarak geçiyorum. Üç’te beni durduran nedir? Dört, Beş diye neden gitmiyorum? Burada bahsettiğim ayrımların, kategorik olduğunu kendime hatırlatıyorum. Bir ve İki derken Bir ve Çok’u kastediyorum. Yani İki, burada Çok anlamında. O zaman Üç nedir? İki, Çok’u temsil ediyorsa Üç neyi temsil ediyor? Burada Üç dediğim de aslında Bir’den İki’ye geçilirken mecburen ortaya çıkan bağlam ya da düzlemin kendisi. Tek bir nokta var iken başka hiçbir kavrama ihtiyaç duymuyorum. Ama iki ayrı nokta dediğim an, bir de aralarında çekilebilecek bir çizgi imkanı doğuyor. İki ayrı nokta diyorsam çizgi bir zorunluluk. Dolayısıyla İki’yi Üç yapan bu yeni unsur, diğer ikisi ile aynı türden değil. Üç’teki üçüncü, diğer ikisinin sürekliliğini ve beraber var olmalarını mümkün kılan farklı bir türe ait. Varoluşuyla ikiliyi birbirine bağlayan ve bir arada tutan bir yapıda. Üçüncü, ikilinin öyle kalabilmek için ihtiyaç duyduğu, ortada ikili yoksa tek başına var olamayan bir varoluş ortaya koyuyor. İkiliden biri ortadan kalkarsa, üçüncü de mecburen ortadan kalkacak.

Bir’den İki’ye, İki’den Üç’e…

Güzel ama fazlasıyla soyut. Biraz ayaklarım yere bassın. Konu neydi… Heh, bordür taşı.

Evimin etrafındaki şantiyeler beni yordu. Gürültülüler ve bir türlü bitmiyorlar. Yolda yürürken kafamı dağıtmaya ihtiyaç duyuyorum. Düzenli makine sesi belli bir ritm yaratıyor ve hipnotize oluyorum. Düşünceler arka arkaya saldırmaya başlıyor. Sesleri gittikçe yükseliyor, muhtemelen inşaat gürültüsünü bastırmaya çalışıyorlar. Biraz uzaklaşınca, sesler azalıyor ve düşüncelerim bağırmaktan vazgeçiyor.

Bu sınır konusu ilgimi fazlasıyla çekiyor. Bunun günlük hayatın çatışmalarını anlamak ve çözmek istememle yakın bir ilişkisi var. Bordür taşının beni sınır üzerine düşündürmesini ve içinde bulunduğum çatışmalarda bana rehberlik etmesini en kolay böyle açıklayabilirim.

Ailemle, arkadaşlarımla, komşularla, yöneticilerle, müşterilerle, meslektaşlarla, çalışanlarla, ortaklarla; ilişki türü ne olursa olsun çatışma kaçınılmaz. Bir’de kalamıyoruz, İki oluyoruz. Kesişen hayatlar kesiştikleri yerde çatışma doğuruyor. Her çatışma da çözümünü çağırıyor. İki varsa Üç de olacak. Öyle ya da böyle bir çözüm mutlaka bulunuyor, şüphe yok. Zamana bırakmak bir yöntem olabilir, taraflardan birinin inisiyatifine bırakılabilir veya ortada buluşma yoluna gidilebilir. Üç’ün üçüncüsünün nasıl bir şey olacağını kesin olarak söylemek zor. Birçok yol mümkün ve bu yollardan hangisinin uygulanacağını taraflar belirliyor. Kavga edebiliriz, ayrılığı tercih edebiliriz ya da bir otoriteye başvurabiliriz. Taraflar bunu belirliyor evet, ama bir yandan da tarafların içinde bulunduğu kültür belli çözüm yöntemlerini ucuzlaştırırken, belli çözüm yöntemlerine ek maliyetler yüklüyor. Diğer yandan bir yöntemin ucuz olması doğru olduğunu göstermiyor ya da zorlu olması onu değerli kılmıyor. Çatışmalar hayatımın kaçınılmaz bir parçası ve bununla ilgili duruşumu sağlam bir temele bağlamak istiyorum.

Üçüncüye baktığımda onun bir otorite niteliği taşıdığını görüyorum. Aksi takdirde iki tarafı çatışmadan çıkaracak bir üçüncüden söz etmek çok zor. Şöyle ki, eğer üçüncüde bir otorite niteliği yoksa bu durumda çatışan iki taraf birbiriyle ölümüne bir çatışma haline girebilir. Girmek zorunda değildir, ama girebilir ve otorite yoksa çatışma hali sonsuza kadar devam edemez. Biri diğerine üstün gelecektir ve diğeri ya gidecektir ya da çatışmaktan vazgeçecektir. Burada bile bir üçüncü var: orman kanunu. Otorite bir kişi olmak zorunda değil. Üçüncünün ayrı bir tür olduğunu, bağlam ve düzlem benzeri bir nitelikte olduğunu hatırlıyorum. Üçüncü ne kadar gerçek ise İki’nin varoluşu o kadar dengeli seyrediyor, ne kadar sahte ise İki’den Bir’e dönüş o kadar hızlı oluyor sanırım.

Otorite, orman kanununa düşmek istemiyorsam, iki temel akıl türünde mümkün; buyrukçu ve uzlaşmacı. Buyrukçu akıl, çatışma çözümünde çıkışın taraflara buyrulması gerektiğini savunurken, uzlaşmacı akıl iki tarafın karşılıklı taviz ile ortada buluşmasını gerektiğini savunuyor. İki aklı da birazdan ayrı ayrı değerlendireceğim. Öncesinde şunu da eklemek istiyorum ki otorite, temeldeki bu ayrım sebebiyle iki akıl için farklı biçimleniyor. Yani her iki akıl için de otorite zorunlu, ama şeklen farklılaşıyorlar.

Buyrukçu için otorite adeta bir Hoca. Taraflar arasında çatışma çıktığında çözümü söylüyor ve tarafların uymasını bekliyor. İki taraf da Hoca’ya uyup söyleneni yapmak zorunda. Bir taraf bu durumu kabul etmiyorsa kendisini Hoca’ya rakip yapıp otoriteyle savaşabilir ancak bu durumda buyrukçu olmaktan çıkmış oluyor çünkü otoriteye karşı geliyor. Ya kendisi ölüyor ve çatışma kendiliğinden çözülüyor ya da öldürüyor ve otorite yok oluyor, yeni otorite olana kadar yine orman kanunu geçerli olacak.

Uzlaşmacı için üçüncü adeta bir Hakem. Çatışmalar uzlaşma ile çözülüyor ancak uzlaşma sağlanamazsa kendisine başvuruluyor. Hakem, verdiği karara itiraz hakkı tanımak zorunda olan, taraflar uzlaştığı sürece kendisine ihtiyaç duyulmayan, aslolanın karşılıklı uzlaşma olduğunu bilen ve müdahale alanı sınırlı bir üçüncü. Buyrukçu’daki Hoca’nın aksine Hakem bir şey buyurmuyor ve taraflar da Hakem’e uymak zorunda değil ve itiraz beklenen bir şey. Yalnızca uzlaşmacı olmaları itibariyle orta yolda buluşmayı en baştan kabul etmiş durumdalar.

Bu iki akıl da bana tanıdık geliyor, herhalde babam buyrukçu annem uzlaşmacı olduğu için böyle. Bu, annem hiç buyurmadı, babam da hiç uzlaşmadı anlamına gelmiyor. Yalnızca temelden ayrışan iki farklı düşünce yapılarına sahiplerdi. Şimdi önümde iki yol var, ben özünde bir buyrukçu mu olacağım, yoksa uzlaşmacı mı?

Buyrukçu Akıl

Buyrukçu aklın nasıl çalıştığını anlamamı sağlayan ana kavram: Hiyerarşi. Bu akılda hayatı yalnızca hiyerarşik yapılar üzerinden okuyan bir temel kavrayış var. Her yerde, her ilişkide hiyerarşi gören bir akıl. Hiyerarşi olmayan yerde de hiyerarşi görüyor ve her şeyi üst/alt ilişkisi ile açıklıyor. Bu aklı pek sevmiyorum, o kadarı belli olmuştur herhalde. Uzlaşmacılığı seçeceğimi en başından belli ediyorum. Yine de acele etmeden elediğim seçeneği daha iyi tanımak istiyorum ki farkında olmadan onu seçmeyeyim.

Hiyerarşik yapıların hayatı kolaylaştırmak gibi epey önemli bir özelliği var. Yaşamak, ya da genel olarak varolmak, zaten yeterince zor bir eylem. Sonuçta ölü olmak canlı olmaktan daha az enerji istiyor. Taş bile bir yer kaplamak için onca enerjiyi barındırıyor ve koca uzayzamanı büküyor. Kendinde zor bu varolma mücadelesi sürerken, insan ister istemez kolaylaştırıcı tüm fırsatları değerlendiriyor. Benzer durumlarla karşılaşmış atalarımın hazır tasarımlarını kullanmak varken sıfırdan başlamaya ne gerek var? Hatta bu tasarımları anlamaya bile ihtiyacım yok. Bunu da hazırda o tasarımları anlamış hocalar ile çözerek yaşamayı kolaylaştırabilirim. Hocalar buyursun, ben yapayım.

Başkasının çizdiği yoldan gitmeyi benim için tanıdık kılan şeyin, anne-babamın kurallarına uyarak geçirdiğim çocukluk yıllarım olduğunu düşünüyorum. Karşıma çıkan belirsizliklere karşın ne yapacağımı devretmişliğim var ve kural koyuculuğu devretmeye devam etmek kendi kurallarımı koymaya başlamaktan daha kolay. Hatta bu devir-teslimi kişi ya da kişilere değil, bir kuruma da yapabilirim. Hastalanınca kendimi modern tıbba emanet ederim, haksızlığa uğrarsam hukukun üstünlüğüne başvururum. Ne doktorun ne de avukatın nasıl çalıştığını anlamak zorunda değilim, onlar söylesin ben uyarım. Bir buyrukçu olarak bu yapıların hepsini hiyerarşi olarak algılamaya devam edebilirim. Ha hoca üflemiş, ha doktor muayene etmiş. Buyruk var mı ben ona bakarım.

Bu tutumda düşüncelerime açılan yerin dar olması beni rahatsız ediyor. Kas gibi kullandıkça gelişecek ve zinde kalacak düşünsel becerilerimin gelişmeyeceği hatta köreleceği bir ortam görüyorum. Düşüncenin sınırlandığı yerde, duyguların hakim olacağını biliyorum. Bu sebeple, buyrukçu akıl korkuyla güdülmeye çok müsait görünüyor. Hiyerarşinin neresinde olduğun, bu korkunun varlığını pek etkilemiyor. Buyrulan, hayatta kalmak için üstüne ihtiyaç duyuyor çünkü tek başına kalırsa hayat çok daha zor olacak. Bu rahatlığı kaybetmek istemiyor. Buyuran, altındakilerin verdiği güç ile buyuracak pozisyonda kalabiliyor. Bu yapı olmazsa emir verecek kimse kalmayacak ve iş başa düşecek. Tek başına kalırsa hayat buyuran için de oldukça zor. Belki de buyrukçunun kaybetmekten korktuğu temel şey hiyerarşik yapının kendisidir. Belki de bu nedenle ona göre her şey hiyerarşiktir.

Baktığı her yerde hiyerarşik bir yapı görmesi gerektiğini düşünen biri, olmayan yerde de o yapıyı görür. Boşlukları hiyerarşiyle doldurur. Özgüveni yerinde bir buyrukçu bunun aksini iddia edenleri de “saf” olarak niteleyecek kadar kendinden emindir. Ona göre her şey güç ilişkisi ile açıklanır, hatta güç her şeydir. Yapı hiyerarşik olunca, onun zirvesi de varılabilecek son noktadır. Besin zincirinde bile hiyerarşi görür. Bazı canlılar diğerlerine göre üstündür, güçlüdür. Kimse bakterilerden ya da ağaçlardan söz etmez, varsa yoksa çita ve ceylan. Ailenin bir reisi vardır, şirketin ise bir patronu. Bu sebeple bir buyrukçu içten içe kendi hiyerarşisinin merdivenlerini tırmanmak ister. Bir dengesizlik durumunda bunu hiyerarşisinin kurallarına göre yapabileceği gibi, gerekirse üst/alt ilişkisini belirleyen unsurları değiştirerek de yapabilir. Biri “ben yaşça büyüğüm” derken, diğeri “ben burada daha eskiyim” der. Biri “benim emeğim daha çok” derken, diğeri “benim param daha çok” der. Herkes kendisinin avantajlı olduğu ekseni hiyerarşinin belirleyici unsuru olarak birbirine dayatır. Bu durum denge tekrar kurulana kadar devam eder.

Buyrukçu akıl sanırım düşündüğümden daha yaygın ve kökleri derinlere iniyor. Kastım tarihsel bir derinlik değil, düşünsel bir derinlik. Buyrukçu aklın düşünce sisteminde derinlere inince bu aklın hiyerarşik olmayan bir yapıyı hiç algılayamadığını daha iyi anlıyorum. Öyle ki, karşısına hiyerarşik olmayan bir yapı çıksa bile onun ardında gizlenmiş bir hiyerarşi arıyor.

Evet, temelde gerçekten de hiyerarşiyi kaybetme ve kendi başına kalma korkusu yatıyor gibi görünüyor ve bu korku konusu baydı artık. Altında korku yatan her şeye karşı alerji geliştiriyorum. Buyrukçuluk da bundan nasibini alıyor. Gündelik olaylarda bile buna tahammül etmek benim için güçleşti. Arkadaşlarımla yemeğe çıktım diyelim. Grupta bir buyrukçu varsa bu kişi mutlaka hesabı ödemek gibi bir çıkıntılıkla hiyerarşide yukarıda olduğunu gösterme çabasına girer. Bazen “Olur mu ya, senin paran burada geçmez!” gibi baskın, bazen de “Ben ödemiş olayım ne olacak, ha ben, ha sen” gibi sinsi. Oysa aynı masada yemek yendiyse, yani yemek bir davet değilse, kimse kimseye muhtaç değildir ve herkes kendi payına düşeni garip kültürel tümseklerden geçmeden ödeyebilmelidir. Bunu zaman zaman ben de yapıyorum, “Bu kez benden olsun” diyorum. Çok itici. İçimdeki buyrukçuya bile tahammülüm kalmamış. Bunun sebebi bir kişinin diğerinden mutlak ve kalıcı olarak üstün olabileceğini reddetmek istemem. Birisi sırf yetenekli olduğu veya kültürlü bir ortamda büyüdüğü veya varlıklı olduğu için karşısındakiyle bir üst/alt ilişkisi kurabilir olmamalı. Hiyerarşik yapılar buna müsait bir ortam oluşturuyor. Nasıl başladıysa öyle giden bir hayata mahkum oluyoruz. Ne kadar kısır bir dünya tasarımı.

Uzlaşmacı Akıl

Hiyerarşi, benim çevremdekilerle ilişki ağımın ortaya koyduğu haritaya bakarken gördüğüm bir alt kümeden ibaret. Merkeze başkasını aldığımda hiyerarşi bir anda başka bir hale bürünüyor. Örneğin soy ağacımı gözümün önüne getiriyorum. Dedemin dedesinin dedesinden diye gelen koca bir ağaç. Tepesinde 3 kuşak önceden dedem var. Oysa bu büyük büyük dedemin yanında bir de büyük büyük ninem var. Benden yukarı giden yol babamdan olduğu gibi annemden de geçiyor. Onun da babası ve annesi derken, ağacı ters çeviriyorum. Tepede ben varım, aşağıda bütün soyum. Aslında ortada bir ağaç yapısı da yok, yalnızca koca bir ağ var.

Birden fazla varlıktan oluşan bir sistemin tüm ilişkilenmeleri, ortaya noktalar ve aralarındaki bağlardan oluşan koca bir ağ koyuyor. Bu ağın ne başı ne sonu var. Uzlaşmacı aklım bu ağı anlamak için merkeze kendini alıyor ve etrafıyla ilişkilenmesini inceliyor. Bu akla göre bir merkez yok, herkes kendine göre merkezde duruyor. Bu akıl beni kendisini çevresinden ayrı bir varlık olarak kabul etmeye davet ediyor. Bu kabul bir yandan beni özgürleştirecekken, bir yandan büyük bir mücadeleye atacak. Sonuçta her nokta kendi varoluşunu etrafına dayatır ve var olmak özünde çatışmak demek. Buyruklardan azad oluyorum ama tüm sorunlarımla da başbaşa kalıyorum. Koca hiyerarşiler kurmuş buyrukçuların arasında ne kadar hayatta kalabilirim bilmiyorum. Bu varoluş mücadelesiyle baş etmenin bir yöntemi de uzlaşmak. Kendim gibi olanlarla uzlaşarak koca hiyerarşilere karşı bir şansım olabilir. Ancak bu durumda da yine bir tür hiyerarşi kuruyor olabilirim. Şimdilik iki farklı akıl türünün çatışmasını düşünmek istemiyorum. Önce uzlaşmacı aklın iç çelişkileri olup olmadığını anlamam gerekiyor.

… Tek olarak başlayayım ve dışarı doğru uzlaşarak bir varoluş inşa edeyim. Belki de hiyerarşik yapılar kaçınılmazdır, yalnızca mutlaklığının önüne geçmek yeterlidir. Bu konular hakkında düşünebiliyor olmak bile özgür hissettiriyor. Bu bir başlangıç olabilir. Tamamen uzlaşmacılardan oluşan bir grubun var olabilmesi mümkün mü? …

… Bunun üzerinden uzlaşmacı aklın niteliklerini tanımlamak gerekiyor. (Süreççi, deneyci, yıkıcı, mucit, keşifçi, demokratik, uzlaşmacı, çatışmacı, proaktif, devrimci, betimleyici (sontasarımcı), yaratıcı, yenilikçi, nanikçi) …

… Uzlaşmacı aklın kültürle ilişkisi zorunlu bir miras veya buyruk niteliğinde değildir. Diğer yandan da geleneği reddedip her seferinde baştan başlayarak kendisi keşfetmek zorunda da değildir. Yalnızca anlaması yeterlidir. Mesele neyin ne olduğuna ilişkin kararı kimin verdiği meselesi. Uzlaşmacı kararı ben vereyim ister, buyrukçu kararı devretmek ister (hocasına, o da geleneğe). …

… Tasarımların bir akıldan diğerine olduğu gibi aktarılamayacağı. Aktarılıyorsa da bunun her zaman hatalı olacağını söylemeliyim. Bir beyinden diğerine bir bilgiyi kopyalayıp birebir yapıştırabilseydik bile bu o beyine uyar mıydı, aynı anlama gelir miydi emin değilim. Birey kendi hayatı biricik olsa da tüm tasarımlarını sıfırdan üretemez. Bir şekilde ortak bir dil kurulduğunda, bu dil üzerinden aynı değilse de benzer bilgilerin birinden diğerine aktarılması, tabi bir hata payıyla, mümkün duruyor. En azından aktarıldığını varsaymak bizi çok fazla yanıltmıyor. Aktarımın mümkün olduğunu düşünmemiz başkasının, yaşamın zorluklarını atlatabilmiş birilerinin, belki de ataların, yolundan gitmeyi mümkün kılıyor. …

… Bu durumda uzlaşmacı akıl birliğini hiyerarşik bir buyruk zincirine değil oturttuğu kültürel zemine dayandırıyor ve çelişkisinden arınıyor. …

… Korkuyla yüzleşip tek başına var olmanın gereklerini yerine getirecek cesareti ortaya koyuyoruz. Bunu yaparken tek olduğumuz gerçeğini unutup hiyerarşik yapılara başvurmak yerine, uzlaşıyor ve beraber varolmayı öğreniyoruz. İçinde bulunduğumuz yapı her sarsıldığında buyrukçu aklın bizi içinde bıraktığı savaş yerine uzlaşmacı aklın attığı kültürel zemin üzerinde yapısal değişimleri yönetiyoruz. …

Akıl Çatışmaları

… İki aklın çatışması gündelik deneyimlediğimiz bir durum. Bu çatışmaların en çarpıcısı buyrukçu v uzlaşmacıdır. Göreceğiz ki uzlaşmacı akıl ironik bir biçimde tek başına daha zayıftır. Buyrukçu birliğe daha az ihtiyaç duyar ama daha kolay kurarken, uzlaşmacı birliğe daha çok ihtiyaç duyar ama daha zor kurar. Buna karşın uzlaşmacının birliği uzun ömürlü ve güçlüdür, buyrukçununki ise kırılgandır. …

Buyrukçu v Buyrukçu

Uzlaşmacı v Uzlaşmacı

Buyrukçu v Uzlaşmacı

… Buyrukçu akla göre öyle olmadığını söyleyen uzlaşmacı zihniyet bile aslında arka planda, satır aralarında kendi hiyerarşisini dayatıyor. Her uzlaşma çağrısı, otorite için bir tehdit oluyor. Yukarıdan aşağı buyurulan doğruların tartışmaya açılması bu hiyerarşiyi tanımamak demek. …

İki pozisyon da kendi çerçevesi dahilinde beklendiği gibi işliyor. Buyrukçular otorite yokluğunda savaşıyor, biri otoriteyi alınca ortalık sakinleşiyor ve çatışmalar hızlıca çözülüyor. Uzlaşmacılar çatışmayı doğal karşılıyor ve sürekli çatışma ve çözülme halinde bir yaşam sürüyor. Asıl sorun bir buyrukçu ile bir uzlaşmacı karşılaştığında ve çatıştığında doğuyor. Buyrukçu otorite çağırıyor ve uzlaşmacı onu hakem olarak görüyor ve katılmadığı noktalarda itiraz ediyor. Otorite itirazları tehdit olarak algılıyor ve belki sertleşiyor. Direnci kırılırsa buyrukçu karşısındaki uzlaşmacıyı yeni otorite sanıyor, oysa uzlaşmacı ortada buluşulduğunu ve buyrukçunun rızasını aldığını sanıyor. Tersi de mümkün. Uzlaşmacı hakem getiriyor, buyrukçu onu otorite sanıyor ve onu alaşağı etmek için üstüne gidiyor. Hakem siz bilirsiniz diyip gidiyor, buyrukçu kendini yeni otorite sanıyor, uzlaşmacıya karşı daha yoğun bir baskıya geçiyor.

Bu çatışmayı günlük bir olayla örneklendirmek istiyorum. İki kişi, belki aileleriyle, dışarıda yemek yediler. Masaya hesap gelecek. Bir taraf buyrukçu Yüksel olsun, diğer taraf uzlaşmacı Deniz. Yüksel daha masaya oturmadan kendi ağırlığını hissetirmeyi önemsedi. Siparişler verilirken garson ile masadakiler arasında kendisini köprü olarak gördü. Deniz ise bu tip durumlarda kendi istediğini söyler sıradan herkesin kendi siparişini vermesini beklerdi. Yüksel siparişler verilirken ortaya koyduğu performanstan memnundu. Yavaş yavaş kimin daha otoriter olduğunu tüm masa da görüyordu ona göre. Sonuçta otoritesiz hayat devam edemezdi, o da otorite olmaya adaydı. Deniz de herkesin ne istiyorsa onu sipariş edebildiğini düşünüyordu ve durumdan memnundu, sağolsun Yüksel hiç zorunda olmamasına rağmen garsonla masanın uzak köşesinde kalanlar arasındaki muhtemel anlaşmazlıklara imkan tanımamıştı. Nihayet yemekler geldi ve afiyetle yendi, hesap ödenecek. Deniz, Yüksel’in sipariş verilirken yaptığı jeste karşı bir jest yapmak istedi ve garsonu uzaktan çağırıp hesabı istedi. Bu jeste karşılık verdiği için mutluydu. Yüksel ise hesabı istemekte erken davranmadığı için biraz huzursuz oldu ama ödeme esnasında bu açığı hızlı davranarak kapatacaktı. Garson hesabı getirirken el kol hareketleri ile garsonun dikkatini çekti ve hızla çıkarttığı kartını koyup “Tamam, hallettim ben” dedi. Deniz, “Olur mu canım, hayır herkes ödesin ne yediyse” derken, Yüksel bir eliyle garsonu yönetmeye çalışıyor, diğer eliyle bu girişiminin arkasında olduğunu belli eden hareketler yapıyordu. Deniz garsona döndü ve “Hayır, şuradan alın lütfen” dedi. Garson, Yüksel için bir otorite iken, Deniz için bir hakem. Garsonun ne söylediği Yüksel için belirleyici ama Deniz için yönlendirici.

Bu sahneyi yüzlerce kez yaşamış olabilirim. Bir tanesinde garson uzlaşmacı çıkar “Aranızda anlaşın” der gibi ellerini kaldırır. Diğerinde buyrukçu çıkar bir tarafa meyleder. Yüksel, garsonu zayıf otorite olarak görür üstüne gider. Deniz bir taraf seçince garsona görevini hatırlatır. Yani bu konuya yazabileceğim onlarca farklı son var ama önemli olan sonunda ne olduğu değil. Önemli olan çatışmadaki dinamikleri anlayabilmem.

Uzlaşmacının Hocalığı

… Uzlaşmacı buyrukçunun gözünde otorite olduğunda, öneriler buyruk olarak anlaşılır. Hoca fetişleştirilir, sonra da kaçınılmaz sinisizm gelir ve hoca yerle bir edilir. …

Buyrukçunun Hakemliği

… Buyrukçu uzlaşmacının gözünde hakem olduğunda, uzlaşmacılar ilk tutarsızlıkları görmezden gelir, istisna olarak tanımlar. Tutarsızlığın yapısal bir seviyede olduğu fark edilince itirazlar başlar. Buyrukçu hakem itirazı tehdit olarak okur, sertleşir, çatışma büyür. Ya uzlaşmacılar buyrukçulaşır ve gerçekten tehdide başlar, dolayısıyla uzlaşmacılık askıya alınır (ya da kaybedilir), ya da buyrukçu hakem baskıyı kaldıramaz ve kendisine göre ağır yara almıştır, belki de ölmüştür, uzlaşmacılara göre hakem uygun bulunmamış ve değiştirilmiştir.


… Her iki akıl da diğerinin özelliklerini barındırır. Ama karşı tarafı ilineksel olarak, kendi tarafını özsel olarak barındırır. …

Üçüncü geçici bir üçüncü ise, yani bu varoluşa uygun bir üçüncü değilse, ikiliden birini yok eder, dolayısıyla kendisini de yok eder ve tekrar Bir’e dönülür. Kalıcı Üç, yalnızca uygun bir üçüncü ile mümkündür.

… Hiyerarşik yapıların oluşması kolay ancak ömrü kısıtlı oluyor. Hiyerarşik yapı bir düzenek kursa da var ettiği düzeni devam ettirmesinin tek yolu hiyerarşide üste çıkmak gibi nicel bir şeye dayandıkça, tüm hiyerarşi yalnızca hiyerarşide olmakla ilgilenenlerce işgal ediliyor. Ve nihayet yapı kendi içine çöküyor. Ancak demokratik yapılar bir kültürü gerektirmesi bağlamında erişmesi daha zor olsalar da, bir kez kurulduğunda uzun ömürlü olma eğilimindeler ve dolayısıyla daha kalıcılar. …

… Uzlaşmacı kalmak zor ama kaçınılmaz ve imkanlı. Buyrukçu kalmak kolay ama geçici ve kısıtlı. Bir’den Üç’e gidip gelen bir döngünün içindeysek bile ben bu döngünün yarattığı çatışmada yaşamak istemem, dengenin mümkün olduğu yerde yaşamak isterim. Denge, Üç’te mümkün görünüyor. Buyrukçuluğun bedeli kısa ömürlü olması, sürekli yıkılıp yeniden yapılmak zorunda olması ve bu tansiyonu içindeki tüm unsurlara sürekli yaşatmasında. Bu nedenle, uzlaşmacı akıl bana daha kalıcı ve dolayısıyla daha uygun geliyor. …

… Geleceğin belirsizliğini yalnız karşılıyoruz. Mahşer günü sırat köprüsünden bile tek tek geçiyoruz. Tüm kararlarımızdan bizim sorumlu olduğumuzu, ve yalnızca bizim sorumlu olduğumuzu, düşündüğümde, demokratik aklın çatışma, tartışma, taviz barındırsa da daha doğru olduğuna kanaat getiriyorum. Demokratik akıl beni geçmişin doğru olduğuna inanmaktan alıp, geleceğin iyi olacağına inanmaya getiriyor. Atalarımın, hocalarımın tasarımlarını olduğu gibi kullanmam için onları önce anlamam, ve zihnimde tekrar inşa etmem gerekiyor. Bunun için hiyerarşik, kabul ve biat eden değil; demokratik, tartışan ve eleyen akla ihtiyacım var. …




> İleri: Gelecek Hayali >

< Geri: Korku ve Güven <

^ Yukarı: Tasarım Meselesi ^