Kaldırım ile araç yolunu ayıran taşlara bordür taşı deniyormuş. Taşın adını iki şeyi ayıran sınıra yerleştirilmesinden aldığını tahmin etmek zor değil. Bu sıralar artık neredeyse şantiye bölgesine dönen mahallem beni kaldırımların ve yolların yapımı ile ilgili gözlemler yapmaya itti. Bordür taşları da bu sırada dikkatimi çekti. Bu taşları yerleştirmenin, kaldırım ve araç yolunu yapmaya kıyasla ayrı bir derdi olmalı. İki ayrı sorumluluk arasındaki sınıra yerleştirilen ve aynı zamanda o sınırı da belirleyen bu taşları döşerken çıkacak olası bir sorunu çözmek sanki üçüncü bir sorumluluğun alanı. Kaldırımcılar ve asfaltçılar kendi aralarında anlaşıp çözüm üretebilirler, burası kesin. Fakat bu yöntem her durumu karşılayamazdı, ikili çatışmalara ilişkin deneyimim bana başka tür bir çözümün de bir noktada gerekeceğini söylüyor. Asfaltçılar kendi planlarına göre çok geride kaldıysa ve kaldırımcılar hep asfaltçıların açığını kapatmaktan artık yorulmuşlarsa, ya da her neyse, bir sebepten anlaşamayacakları bir an mutlaka gelecek.

Eğer iki görev tanımı buradaki gibi ortak bir varoluşun içindeyse, bu iki görev tanımının kesiştiği bir sorumluluk alanı otomatik olarak doğuyor. Aynı proje çalışanlarından, aynı evde yaşayan insanlardan veya aynı mahallede yaşayan insanlardan bahsediyorsak, bu böyle olmalı. Ortak bir varoluşun içinde olan insanların buna devam etmek için görev dağılımı yapması durumunda, bu dağılımın ihtiyaç duyduğu tüm sorumlulukları kapsaması beklenir. Ortaklığın sebebi yol inşaatı ise ve kaldırımcı ve asfaltçı diye iki ayrı görev tanımı yaptıysak, bu iki görev tanımı en az bir noktada kesişiyor olmalı, aksi takdirde proje bitmezdi.

Öyle iki görev tanımı yapalım ki, hem kapsanmayan bir sorumluluk kalmasın, hem de sorumluluk kümelerinde herhangi bir kesişme olmasın. Tüm olası halleri öngörmeyi gerektiren bu mükemmel tanımlamayı yapmayı beklemek, hayatı durdurmak olurdu. O halde göre bunu yapabileceğimizi pek sanmıyorum. Kesişen ya da ayrışan görev tanımı fikirlerine yoğunlaşmak daha doğru geliyor. Kesişenden kastım, iki ayrı görev tanımının bir noktada ortak sorumluluk alanı olması. Ayrışandan kastım ise iki ayrı görevi tanımının sorumlulukları arasında boşluk olması.

Kesişen. İki görev tanımını ortak sorumluluk alanı olacak şekilde, yani kesişecek şekilde yapalım. Örnekten gitmek gerekirse, bordür taşını döşeme işini hem asfaltçılara hem de kaldırımcılara bıraktık ve görevler kısmen örtüştü diyelim. Kesişen sorumluluk alanında çıkacak olası çatışmaların çözülebilir olması için üçüncü bir görev tanımı yapmak bir zorunluluk gibi görünüyor. Olur da asfaltçılar ile kaldırımcılar bu ortak sorumluluk alanında bir çatışma yaşarlarsa, başka bir otorite gelecek ve anlaşmayı sağlayacak. İki görev tanımında kalmak mümkün görünmüyor, üçüncü bir görev tanımı mecburen doğuyor.

Ayrışan. İki görev tanımını birbirinden tamamen ayırmayı deneyelim. Yani birbirinin ayağına basma olasılığını ortadan kaldıracak şekilde hiç kesişmeyen iki görev tanımı yaptık. Şimdi de o iki görev tanımı dışında kalan sorumluluk boşluğunu yine bir başka görev ile doldurmak gerekecek. Yani bordür taşı yerleştiricisi diye ayrı bir görev tanımı gerekecek. Üçüncü görevden yine kaçamadık. Hatta bu kez durum daha kötü, çünkü bu yeni görevle diğer ikisi arasında da yine ya bir kesişme ya da bir ayrışma olacak. Kesiştirirsek yine bir otorite, ayrıştırırsak yine arayı dolduracak yeni görev tanımları gerekecek. Sonsuza kadar daralan görev tanımı yapamayacağımıza göre, bir noktada bir otorite mutlaka gerekecek.

Şöyle bir alternatif önerilebilir; “Görevlerden birine anlaşmazlık durumunda diğerine karşı otorite olma sorumluluğu verelim ve böylece iki görev tanımı yeterli olsun”. Bu öneri kısa vadede işe yarayabilir ve bir süre iki görev tanımı ile yaşamak mümkün olur. Ancak kesişmenin gerçekleştiği sorumluluk alanının sınırı, zamanla otorite sahibinin lehinde esneyecektir. Örneğin bordür taşı sorumluluğunu kaldırımcılara verdik diyelim, bu durumda bu taşı döşeme işi zamanla kaldırımcı lehinde değişim gösterecektir. Çünkü otorite sahibi olan kaldırımcının, kendi ana sorumluluğu olan kaldırım taşı döşemek ile yan sorumluluğu olan asfaltçılarla çıkan anlaşmazlığı çözmek arasında bir çelişki yaşaması durumunda nesnel muhakemeyi bırakıp kendi lehinde kararlar vermeye başlaması beklenir. Bu çatışma sınırı zamanla asfaltçıların iç işlerine kadar sızacak ve kaldırımcılar zamanla tüm yol işinde mutlak otorite olmaya başlayacaktır. Diğer bir deyiş ile otorite hakkı olan görev tanımı zamanla diğerini yutacaktır. Bu kez de bir görev tanımına geri döndük ve yine iki görev tanımında kalamadık.

Öyle görünüyor ki; İki kararlı değil. Ya Bir’e dönecek, ya iki tane Bir olacak, ya da üçüncüsü otorite olmak kaydıyla Üç olacak. İki ayrı Bir olması demek ortak alanı paylaşmayı bırakmaları demektir. Bu da her ne kadar iki tane olsalar da sonraki karşılaşmalarına kadar bağımsız olan iki Bir demektir. İki ayrı Bir opsiyonunu eledim. Bir’in Bir olarak kalmasının mümkün olup olmamasını da değerlendirmek istiyorum. Bir’in Bir olarak kalması aslında kendi içinde çelişkili değil. Ancak kısıtlı. Bir, kendi etki alanı içinde mutlak olduğundan, balıklara su neyse, bize hava neyse Bir halinde de buna benzer bir durum oluşuyor. Kendisi var ama hakkında konuşmak zorlaşıyor, hatta anlamsızlaşıyor. Görev tanımı örneğine dönersem Bir hali, herkesin her işe vakıf olması, her bireyin her görevi yerine getirebilmesi ve hatta getirmesi gibi bir durum yaratıyor. Bu tip bireylerden oluşacak bir topluluğun imkanları kısıtlı oluyor. Görev paylaşımı yapan topluluk daha verimli olduğundan bu paylaşımı yapmayana göre büyümeyi ve güçlenmeyi çok daha kolay yapıyor. Diğer bir deyiş ile bir gün “Herkes her işi yapmasın, bir grup asfaltı halletsin, diğerleri de kaldırımı” deniyor ve bu ayrımdan bir fayda sağlanıyor. Dolayısıyla bölünmek Bir için zaman meselesi. Bir o halde kalamıyor ve bölünüyor ve tekrar İki oluyor.

Bir’den İki’ye, İki’den Üç’e zorunlu olarak geçiyorum. Üç’te beni durduran nedir? Dört, Beş diye neden gitmiyorum? Burada bahsettiğim ayrımların, kategorik olduğunu hatırlıyorum. Bir ve İki derken Bir ve Çok’u kastediyorum. Yani İki, burada Çok anlamında. O zaman Üç nedir? İki, Çok’u temsil ediyorsa Üç neyi temsil ediyor? Burada Üç dediğim de aslında Bir’den İki’ye geçilirken mecburen ortaya çıkan bağlam ya da düzlemin kendisi. Tek bir nokta var iken başka hiçbir kavrama ihtiyaç duymuyorum. Ama iki ayrı nokta dediğim an, bir de aralarında çekilebilecek bir çizgi imkanı doğuyor. İki ayrı nokta diyorsam çizgi bir zorunluluk. Dolayısıyla İki’yi Üç yapan bu yeni unsur, diğer ikisi ile aynı türden değil. Üç’teki üçüncü, diğer ikisinin sürekliliğini ve beraber var olmalarını mümkün kılan farklı bir türe ait. Varoluşuyla ikiliyi birbirine bağlayan ve bir arada tutan bir yapıda. Üçüncü, ikilinin öyle kalabilmek için ihtiyaç duyduğu, ortada ikili yoksa tek başına var olamayan bir şey. İkiliden biri ortadan kalkarsa, üçüncü de mecburen ortadan kalkacak.

Bir’den İki’ye, İki’den Üç’e…

Epey soyut oldu. Ayaklar biraz yere bassın. Konu neydi… Heh, bordür taşı.

Evimin etrafındaki şantiyeler beni yordu. Gürültülüler ve bir türlü bitmiyorlar. Yolda yürürken kafamı dağıtmaya ihtiyaç duyuyorum. Düzenli makine sesi belli bir ritm yaratıyor ve hipnotize oluyorum. Düşünceler arka arkaya gelmeye başlıyor. Kafamdaki sesler gittikçe yükseliyor, yükseliyor. Muhtemelen inşaat gürültüsünü bastırmaya çalışıyorlar. Biraz uzaklaşınca, sesler azalıyor ve düşüncelerim bağırmaktan vazgeçiyor. Biraz sessizlik.

Bu sınır konusu ilgimi fazlasıyla çekiyor. Bunun günlük çatışmaları anlamak ve çözmek istememle yakın bir ilişkisi var. Bordür taşının beni sınır üzerine düşündürmesini ve içinde bulunduğum çatışmalarda bana rehberlik etmesini en kolay böyle açıklayabilirim. Ailemle, arkadaşlarımla, komşularla, yöneticilerle, müşterilerle, meslektaşlarla, çalışanlarla, ortaklarla; ilişki türü ne olursa olsun çatışma kaçınılmaz.

Bir’de kalamıyoruz, İki oluyoruz.

Kesişen hayatlar kesiştikleri yerde çatışma doğuruyor. Her çatışma da çözümünü çağırıyor.

İki varsa Üç de olacak.

Öyle ya da böyle bir çözüm mutlaka bulunuyor, şüphe yok. Zamana bırakmak bir yöntem olabilir, taraflardan birinin inisiyatifine bırakılabilir veya ortada buluşma yoluna gidilebilir. Üç’ün üçüncüsünün nasıl bir şey olacağını kesin olarak söylemek zor. Birçok yol mümkün ve bu yollardan hangisinin uygulanacağını taraflar belirliyor. Kavga edebiliriz, ayrılığı tercih edebiliriz ya da bir otoriteye başvurabiliriz. Taraflar bunu belirliyor, evet ama bir yandan da tarafların içinde bulunduğu kültür belli çözüm yöntemlerini ucuzlaştırırken, belli çözüm yöntemlerine ek maliyetler yüklüyor. Diğer yandan, bir yöntemin ucuz olması doğru olduğunu göstermiyor ya da zorlu olması onu değerli kılmıyor. Çatışmalar hayatımın kaçınılmaz bir parçası ve bununla ilgili duruşumu sağlam bir temele bağlamak istiyorum.

Üçüncüye baktığımda onun bir otorite niteliği taşıdığını görüyorum. Aksi takdirde iki tarafı çatışmadan çıkaracak bir üçüncüden söz etmek çok zor. Şöyle ki, eğer üçüncüde bir otorite niteliği yoksa bu durumda çatışan iki taraf birbiriyle ölümüne bir çatışma haline girebilir. Girmek zorunda değildir ama girebilir ve otorite yoksa çatışma hali sonsuza kadar devam edemez. Biri diğerine üstün gelecektir ve diğeri ya gidecektir ya da çatışmaktan vazgeçecektir. Burada bile bir üçüncü var: orman kanunu. Otorite bir kişi olmak zorunda değil. Üçüncünün ayrı bir tür olduğunu, bağlam ve düzlem benzeri bir nitelikte olduğunu hatırlıyorum. Üçüncü ne kadar gerçek ise kalan ikilinin varoluşu o kadar dengeli seyrediyor, ne kadar sahte ise Bir’e dönüş o kadar hızlı oluyor sanırım.

Orman kanunu dışındaki imkanlara baktığımda iki tür otorite görüyorum. Bir yanda çatışmada çözümün taraflara buyrulması gerektiğini savunan buyrukçu akıl. Diğer yanda iki tarafın karşılıklı taviz ile uzlaşması gerektiğini savunan uzlaşmacı akıl. İkisini de birazdan ayrı ayrı değerlendireceğim. Öncesinde şunu eklemek istiyorum ki bu otorite türleri köklerini kişilerin mentalitesine kadar salıyor. Yani otorite, birer kişi ya da kurum olmadan önce otoriteye ihtiyaç duyan kişilerin düşünce sisteminin temel taşlarından doğuyor. O nedenle akıl olarak adlandırıyorum ve buyrukçu akıl ile uzlaşmacı akıl diyorum.

Buyrukçu akıl için otorite bir Hoca gibi. Taraflar arasında çatışma çıktığında çözümü söylüyor ve tarafların uymasını bekliyor. İki taraf da Hoca’ya uyup söyleneni yapmak zorunda. Bir taraf bu durumu kabul etmiyorsa kendisini Hoca’ya rakip yapıp otoriteyle savaşabilir. Bu savaş sonunda ya kendisi kaybediyor ve Hoca’nın dediği oluyor ya da kazanıyor ve kendisi yeni Hoca olduğundan onun dediği oluyor.

Uzlaşmacı akıl için üçüncü bir Hakem gibi. Çatışmalar uzlaşma ile çözülüyor ancak uzlaşma sağlanamazsa kendisine başvuruluyor. O, verdiği karara itiraz hakkı tanımak zorunda olan, çatışma dışında kendisine ihtiyaç duyulmayan, müdahale alanı sınırlı bir üçüncü. Buyrukçu’daki Hoca’nın aksine Hakem bir şey buyurmuyor ve taraflar da Hakem’e uymak zorunda değil ve itiraz beklenen bir şey. Yalnızca uzlaşmacı olmaları itibariyle orta yolda buluşmayı en baştan kabul etmiş durumdalar.

Bu iki akıl da bana tanıdık geliyor, herhalde babam buyrukçu annem uzlaşmacı olduğu için böyle. Bu, annem hiç buyurmadı, babam da hiç uzlaşmadı anlamına gelmiyor. Yalnızca temelden ayrışan iki farklı düşünce yapılarına sahiplerdi. Şimdi önümde iki yol var, ben özünde bir buyrukçu mu olacağım, yoksa uzlaşmacı mı?

Buyrukçu Akıl

Buyrukçu aklın nasıl çalıştığını anlamamı sağlayan ana kavram: Hiyerarşi. Bu akılda hayatı yalnızca hiyerarşik yapılar üzerinden okuyan bir temel kavrayış var. Her yerde, her ilişkide hiyerarşi gören bir akıl. Hiyerarşi olmayan yerde de hiyerarşi görüyor ve her şeyi üst/alt ilişkisi ile açıklıyor. Bu aklı pek sevmiyorum, o kadarı belli olmuştur herhalde. Uzlaşmacılığı seçeceğimi en başından belli ediyorum. Yine de acele etmeden elediğim seçeneği daha iyi tanımak istiyorum ki farkında olmadan onu seçmeyeyim.

Hiyerarşik yapıların hayatı kolaylaştırmak gibi epey önemli bir özelliği var. Yaşamak, ya da genel olarak varolmak, zaten yeterince zor bir eylem. Sonuçta ölü olmak canlı olmaktan daha az enerji istiyor. Taş bile bir yer kaplamak için onca enerjiyi bünyesinde barındırıyor ve koca uzayzamanı büküyor. Kendinde zor bu varolma mücadelesi sürerken, insan ister istemez kolaylaştırıcı tüm fırsatları değerlendiriyor. Benzer durumlarla karşılaşmış atalarımın hazır tasarımlarını kullanmak varken sıfırdan başlamaya ne gerek var? Hatta bu tasarımları anlamaya bile ihtiyacım yok. Bunu da hazırda o tasarımları anlamış hocalar ile çözerek yaşamayı kolaylaştırabilirim. Hocalar buyursun, ben yapayım.

Başkasının çizdiği yoldan gitmeyi benim için tanıdık kılan şeyin, anne-babamın kurallarına uyarak geçirdiğim çocukluk yıllarım olduğunu düşünüyorum. Karşıma çıkan belirsizliklere karşın ne yapacağımı devretmişliğim var ve buna devam etmek kendi kurallarımı koymaya başlamaktan daha kolay. Hatta bu devir-teslimi kişi ya da kişilere değil, bir kuruma da yapabilirim. Hastalanınca kendimi modern tıbba emanet ederim, haksızlığa uğrarsam hukukun üstünlüğüne başvururum. Ne doktorun ne de avukatın nasıl çalıştığını anlamak zorunda değilim, onlar söylesin ben uyarım. Bir buyrukçu olarak bu yapıların hepsini hiyerarşik algılamaya devam edebilirim. Ha hoca üflemiş, ha doktor muayene etmiş. Buyruk var mı ben ona bakarım.

Bu tutumda düşüncelerime açılan yerin dar olması beni rahatsız ediyor. Kas gibi kullandıkça gelişecek ve zinde kalacak düşünsel becerilerimin gelişmeyeceği hatta köreleceği bir ortam görüyorum. Düşüncenin sınırlandığı yerde, duyguların hakim olacağını biliyorum. Bu sebeple, buyrukçu akıl korkuyla güdülmeye çok müsait görünüyor. Hiyerarşinin neresinde olduğun, bu korkunun varlığını pek etkilemiyor. Buyrulan, hayatta kalmak için üstüne ihtiyaç duyuyor çünkü tek başına kalırsa hayat çok daha zor olacak. Bu rahatlığı kaybetmek istemiyor. Buyuran, altındakilerin verdiği güç ile buyuracak pozisyonda kalabiliyor. Bu yapı olmazsa emir verecek kimse kalmayacak ve iş başa düşecek. Tek başına kalırsa hayat buyuran için de oldukça zor. Belki de buyrukçunun kaybetmekten korktuğu temel şey hiyerarşik yapının kendisidir. Belki de bu nedenle ona göre her şey hiyerarşiktir.

Baktığı her yerde hiyerarşik bir yapı görmesi gerektiğini düşünen biri, olmayan yerde de o yapıyı görür. Boşlukları hiyerarşiyle doldurur. Özgüveni yerinde bir buyrukçu, bunun aksini iddia edenleri de “saf” olarak niteleyecek kadar kendinden emindir. Ona göre her şey güç ilişkisi ile açıklanır, hatta güç her şeydir. Yapı hiyerarşik olunca, onun zirvesi de varılabilecek son noktadır. Besin zincirinde bile hiyerarşi görür. Bazı canlılar diğerlerine göre üstündür, güçlüdür. Kimse bakterilerden ya da mantarlardan söz etmez, varsa yoksa çita ve ceylan. Her ailenin bir reisi vardır ve her şirketin de bir patronu. Bu sebeple bir buyrukçu içten içe kendi hiyerarşisinin merdivenlerini tırmanmak ister. Bir dengesizlik durumunda bunu hiyerarşisinin kurallarına göre yapabileceği gibi, gerekirse üst/alt ilişkisini belirleyen unsurları değiştirerek de yapabilir. Biri “ben yaşça büyüğüm” derken, diğeri “ben burada daha eskiyim” der. Biri “benim emeğim daha çok” derken, diğeri “benim param daha çok” der. Herkes kendisinin avantajlı olduğu ekseni hiyerarşinin belirleyici unsuru olarak birbirine dayatır. Bu durum denge tekrar kurulana kadar devam eder.

Buyrukçu akıl sanırım düşündüğümden daha yaygın ve kökleri derinlere iniyor. Kastım tarihsel bir derinlik değil, düşünsel bir derinlik. Buyrukçu aklın düşünce sisteminde derinlere inince bu aklın hiyerarşik olmayan bir yapıyı hiç algılayamadığını daha iyi anlıyorum. Öyle ki, karşısına hiyerarşik olmayan bir yapı çıksa bile onun ardında gizlenmiş bir hiyerarşi arıyor.

Evet, temelde gerçekten de hiyerarşiyi kaybetme ve kendi başına kalma korkusu yatıyor gibi görünüyor ve bu korku konusu artık baydı. Altında korku yatan her şeye karşı alerji geliştiriyorum. Buyrukçuluk da bundan nasibini alıyor. Gündelik olaylarda bile buna tahammül etmek benim için güçleşti. Arkadaşlarımla yemeğe çıktım diyelim. Grupta bir buyrukçu varsa bu kişi mutlaka hesabı ödemek gibi bir çıkıntılıkla hiyerarşide yukarıda olduğunu gösterme çabasına girer. Bazen “Olur mu ya, senin paran burada geçmez!” gibi baskın, bazen de “Ben ödemiş olayım ne olacak, ha ben, ha sen” gibi sinsi. Oysa aynı masada yemek yendiyse, yani yemek bir davet değilse, kimse kimseye muhtaç değildir ve herkes kendi payına düşeni garip kültürel tümseklerden geçmeden ödeyebilmelidir. Bunu zaman zaman ben de yapıyorum, “Bu kez benden olsun” diyorum. İçimdeki buyrukçuya bile tahammülüm kalmamış. Bunun sebebi bir kişinin diğerinden mutlak ve kalıcı olarak üstün olabileceğini reddetmek istemem. Birisi sırf yetenekli olduğu veya kültürlü bir ortamda büyüdüğü veya varlıklı olduğu için karşısındakiyle bir üst/alt ilişkisi kurabilir olmamalı. Hiyerarşik yapılar buna müsait bir ortam oluşturuyor. Nasıl başladıysa öyle giden bir hayata mahkum oluyoruz.

Uzlaşmacı Akıl

Hiyerarşi, çevremdekilerle ilişki ağımın ortaya koyduğu haritaya bakarken gördüğüm bir alt kümeden ibaret. Merkezi değiştirdiğimde hiyerarşi bir anda başka bir hale bürünüyor. Soy ağacımı gözümün önüne getiriyorum. “Dedemin dedesinin dedesinden…” diye gelen koca bir ağaç, ben en sondayım, yanımda da kardeşlerim. Tepesinde 3 kuşak önceden dedem var. Oysa bu büyük büyük dedemin yanında bir de büyük büyük ninem var. Yukarı giderken yollar yalnızca erkek tarafından geçmiyor, kadın tarafından da geçiyor. Annemin da babası ve annesi derken, ağaçı ters çeviriyorum. Tepede ben varım, aşağıda büyüklerim. Çocuğu dahil edince bu kez eşim resme giriyor, kendi ağacı altında. Kardeşler, teyzeler, amcalar, kuzenler resme girdiğinde artık bu bir ağaç olmaktan çıkıyor. Aslında ortada hiç bir zaman bir ağaç olmadı, hep koca bir ağ vardı.

Birden fazla varlıktan oluşan bir sistemin tüm ilişkilenmeleri, noktalar ve aralarındaki bağlardan oluşan koca bir ağ ortaya koyuyor. Bu ağın ne başı ne sonu var. Uzlaşmacı aklım bu ağı anlamak için merkeze kendini alıyor ve etrafıyla ilişkilenmesini inceliyor. Bu akla göre bir merkez yok, herkes kendine göre merkezde duruyor. Bu akıl beni, kendimi çevremden ayrı bir varlık olarak kabul etmeye davet ediyor. Bu kabul bir yandan beni özgürleştirecekken, bir yandan büyük bir mücadeleye atacak. Sonuçta her nokta kendi varoluşunu etrafına dayatır ve var olmak özünde çatışmak demek. Buyruklardan azad oluyorum ama tüm sorunlarımla da başbaşa kalıyorum. Koca hiyerarşiler kurmuş buyrukçuların arasında ne kadar hayatta kalabilirim bilmiyorum. Bu varoluş mücadelesiyle baş etmek adına kendim gibi olanlarla uzlaşırsam, koca hiyerarşilere karşı bir şansım olabilir ama şimdilik iki farklı aklın çatışmasını düşünmek istemiyorum. Önce uzlaşmacı aklın ne olduğunu anlamam gerekiyor.

Dış dünyayla etkileşimim içten dışa doğru olmaya mecbur görünüyor. Kendimi var diye kabul ediyorum. Yok isem söylediklerim zaten anlamsız. Var isem, yani diğerlerinden ayrı bir şey olarak varsam, diğerleriyle etkileşimimi kendimden dışa doğru yapabilirim. Kendimden olmayan bir şeyle her çarpıştığımda, kendimi ve kendim olmayanı biraz daha iyi anlayacağım. Bebek olarak ateşe el uzattığımda kendimden ayrı bir de ateş olduğunu anlıyorum. Bir kaldırım işçisiysem diğer kaldırım ve asfalt işçileriyle olan uyum ve çatışmalarımdan benim dışımda birilerinin daha varolduğumu anlıyorum. Bir yandan varoluşumu diğerlerine borçlu değilim, zaten varım. Bir yandan da beni diğerlerinden ayıran sınırımı çatışmalarım belirliyor. Havayla bile çatışıyorum, kolumdaki tüyler hareketleniyor. Sonra boş boş koluma bakıyorum diye ustabaşıyla çatışıyorum ve görevimin getirdiği sorumlulukları hatırlıyorum.

O ustabaşını ustabaşı yapan şey benim için bir anlaşmadan ibaret. İstesem ben de olabilirdim. Sonuçta yıllardır kaldırım taşı döşüyorum. İnsanlık halidir, bazen dalgınlık yapıyorum, o da gelip beni uyarıyor. İyi de ediyor. Onun söylediklerine uyma sebebim, uyarısının aramızdaki anlaşma ile uyumlu olması. Ben zaten onun ustabaşılığını beni daha iyi bir usta yapabilsin diye kabul ettim. Yalnız kendisini iş dışında da bana üstünlük kurarken görürsem buna itirazım olur.

Ben böyle düşünüyorum ama o nasıl düşünüyor acaba? Anlaşma o kadar uzun zamandır devam ediyor ki, anlaşmaya uygun hareket edilmediğinde ne yapacağımı unuttum. Hatta bu tür anlaşmaların çoğu ben daha doğmadan yapılmıştı ve ben anlaşmazlık halinde ne yapacağımı hiçbir zaman öğrenmedim diyebilirim. Gece tek başıma eve dönerken aynı kaldırımda karşıdan iki kişi yaklaşıyor diyelim. Bu kişiler selam verip (ya da vermeden) yanımdan geçip gitmek yerine üstüme yürür de bana çatarlarsa ne yapacağımı pek de bilmiyorum aslında. Ortada medeni bir anlaşma olduğunu varsayıyorum ama bu sadece benim kafamda olabilir. Ya da herkesin kafasında bir anlaşma vardır ama bunlar belki birbirleriyle hiç de uyuşmayan anlaşmalardır. Neyse ki karşıdan gelen iki kişi yanımdan geçip gidiyor ve biraz rahatlıyorum. Karşılıklı diye varsaydığım anlaşmaları sınamam gerektiğini fark ediyorum.

Kendimi uzlaşmacı olarak görmek istiyorum ancak uzlaşı hali bozulur gibi olunca “biri gelir kurtarır herhalde” diye düşünmeden edemiyorum. Yine bir çelişki. Uzlaşmacının özünde bir savaşçı olması gerekiyor gibi görünüyor ama savaşmak istemeyen bir savaşçı. Uzun zaman boyunca barış hali insanı kaçınılmaz olarak yumuşatacaktır. Yumuşayınca da sığınacak birini arayacaksam, belki de hiyerarşik yapılar kaçınılmazdır. Başa döndüm. Bu konular hakkında düşünebiliyor olmak bile özgür hissettiriyor. Buyrukçu bir akıl bunları düşünebilir miydi bilmiyorum. Tek düşüncesi yerini korumak, ya da zirveye çıkmak olurdu herhalde. Ben de çok farklı düşündüğümü söyleyemem. Zirvede gözüm yok ama yerimi korumak istiyorum. Yani temelde istediğim, çevremdekilerle yapıldığını varsaydığım anlaşmaların ben olduğum sürece devam etmesi.

Anlaşmaların devamlılığı benim için önemli ve tamamen uzlaşmacılardan oluşan bir toplum ile hiyerarşik yapılara sıkışmayan bir hayat mümkün görünüyor. Yani buyrukçuluktan toplu olarak vazgeçilirse, uzlaşmacılık kültürel olarak yerleşir ve belki de hiyerarşik yapılar yerine doğal yapılar oluşur. Bir uzlaşmacı, demokrasiyi hiyerarşik bir rejim olarak değil, doğal bir kültür olarak görüyor olmalı. Çatal ve kaşığı nasıl hiç sorgulamadan kullanıyorsak ve normalse, sanırım uzlaşmacılık da ancak bir norm olduğunda hayata tutunabiliyor. Böyle bir kültürdeysem, karşıdan yürüyenler olduğunda birinin ortak anlaşmayı bozacağını düşünmem sözkonusu bile olmazdı. Anlaşma bir anlığına bozulsa dahi bunu münferit bir olay olarak algılar ve toplumsal anlaşma bozuldu gibi bir fikre kapılmazdım.

Böyle bir topluma doğmuş birinin uzlaşmacılığı sahiplenmesi bir zorunluluktan dolayı olsaydı bu bir çelişki olurdu. Okulda çatal-kaşık nasıl dayatılmıyorsa, demokrasi de dayatılmazdı diye düşünüyorum. Bir uzlaşmacının kültürünü buyruklarla benimsemesi sağlandığında ortaya çıkan bu çelişki, doğal olan yapıyı zamanla hiyerarşik hale getirir, bir zamanlar uzlaşmacı olan şey zamanla buyrukçulaşırdı. O halde her nesil bunu kendi idrak etmek durumunda. Her bireyin tek tek bu kültürü sıfırdan keşfetmesini şüphesiz bekleyemeyiz ancak anlamasını beklemek durumundayız. Eğitimin ana amacı belki de budur, bireylerin bu kültürü anlamasını, idrak etmesini sağlamak. Mesele neyin ne olduğuna ilişkin kararı kimin verdiği meselesi. Sanırım uzlaşmacı bu kararı ben vereyim istiyor, buyrukçu ise kararı hocasına, atalarına devretmek istiyor.

O halde uzlaşmacılık doğal bir yapılanma ile mümkün. Bu da kültürel olmasını gerektiriyor. Nesilden nesile aktarım ise adet ile değil, eğitim ile olacak. Uzlaşmacı eğitimin sloganı da ezber değil idrak. Aksi takdirde eğitmiş ya da eğmiş değil, budamış olurduk ve adına da belki budatım derdik. Her neyse. Peki aktardığımız şey nedir tam olarak, bir nesil bir sonrakine ne aktarmak ister? Hayat koşullarının benzer olacağını varsayarak kendi hayatında işine yarayan ne kadar tasarım, kalıp, kap-kacak varsa aktarmak isteyecektir. Yeni neslin hayatta kalmasını kolaylaştırmak için tasarımların o ya da bu şekilde, ezberle ya da idrakla aktarılması gerekiyor. Buyrukçu bunu görece ucuz yoldan ezberle yapabiliyorken, uzlaşmacı bunu daha maliyetli olan idrakla yapmak zorunda.

Bir şeyi bir kişinin zihninden diğerine olduğu gibi aktarmak mümkün görünmüyor. Çok iyi bir taklitçi iyi bir ezber ile diğeriymiş gibi yapabilir ama gerçekte asla diğeri olamaz. Herkes kendisi olmak zorunda. O halde aktarım her zaman ve zorunlu olarak hatalı olacak. Bireyin, kendisine eksik aktarılmış tasarımları restore edebilmesi gerekiyor ve bunun için alana ihtiyacı var. Denemeler yapabilmeli, hataya yer olmalı. Ezberde hataya yer olmaz, aynı olmalı. İdrak ise ancak hatayla mümkün.

Uzlaşmacı, hiyerarşik bir buyruk zinciri yerine doğal bir kültür zemininde yetişiyor. Korkusuyla yüzleşip tek başına var olmanın gereklerini yerine getirecek cesareti ortaya koyuyor. Tek olduğu gerçeğini hatırlayıp hiyerarşik yapılara başvurmuyor, aksine uzlaşıyor ve beraber varolmayı öğreniyor. İçinde bulunduğu yapı her sarsıldığında buyrukçu aklın onu içinde bırakacağı savaş yerine uzlaşmacı aklın attığı kültürel zemin üzerine yeni yapılar tesis ediyor.

Benim Aklım

Bir buyrukçu olarak programlandım ama uzlaşmacı bir fıtratım var. Buyrukçuluğun içinde barınmakta her zaman güçlük çektim. Öyle ki, zamanla buyrukla karşılaştığımda devreye giren muhalif bir refleks geliştirdim. Karşılaştığım buyruğun niyetine, ya da amacına, hatta sonucuna, hiçbir itirazım olmasa da buyruğun kendisine itiraz eder oldum. Yarattığı sonuçla bir derdim yok diyelim, yine de yönteme koca bir “Hayır!”. Bir şeyin dayatıldığı hissine kapılınca insan onu geri itmek istiyor. Bana bu tepki çok doğal gibi geliyor. O kadar uzun zamandır geri itiyorum ki kendimi artık bir buyrukçu olarak etiketlenmiş bulabiliyorum. “Hayır, bunun böyle olmaması gerekir”, “Şunu öyle değil, böyle yapalım”, “Bu daha doğru!”… Hay Allah, ben neye dönüştüm!

Bir uzlaşmacıyı sıkıştırınca belki de onun içinden buyrukçunun alasını çıkarmak mümkündür. Bir uzlaşmacı içinde potansiyel olarak buyrukçuyu her zaman taşır gibi görünüyor. Belki de bu ikili karşı karşıya değil de, sonsuz olarak içiçe geçmiş sürekli birbirinin içinden doğan türde bir ikilidir. Sonuçta mutlak olan kavramlardır, hayat ise içiçe ve karmaşıktır. Her iki akıl da diğerinin özelliklerini birbirinde barındırıyorsa “uzlaşmacıyım” ya da “buyrukçuyum” demenin bir anlamı kalıyor mu?

Benim bir şey ile nitelenmem için ona mutlak olarak sahip olmam gerekiyorsa eğer, o zaman tüm sıfatlarımdan arınıyorum gibi bir durum oluşuyor. Ben tamamen akıllı olamam, tamamen aptal da olamam. Bazen öyle, bazen böyle. Ben tamamen X olamıyorsam, ancak belli bir gözlem dahilinde çoğunlukla X gibi davranırsam X olarak nitelenebilirim. Yani aslında hayatımın bu döneminde bir uzlaşmacı olduysam, beni bu dönemde tanıyanlar uzlaşmacı olarak niteleyecektir. Sanırım hakim akıl hangisiyse ben o oluveriyorum. Kuantum seviyesindeki kararsızlığı bir süreliğine görmezden gelip, dönemsel olarak nerede kararlı olduğuna odaklanmak en iyisi. Hem böylece zorunlu olan değişimin önündeki direnç bariyeri de kalkmış oluyor. Geriye çevremi yeni aklıma göre düzenlemek kalıyor.

Kendimi değiştiriyorum. Çevremi değiştiriyorum. Bu kadar çabaya katlanmamın sebebi ise kendimi kendime açıklayabilmek istemem. Yaşım ilerledikçe gelecekteki sürem azalıyor, elimde geçmişim kalıyor. Gelecek her zaman umutla ve inançla güdümlü ve heyecanlı, oraya bakmayı seviyorum. Yine de geçmişi de tertiplemeden olmuyor artık. Hafızam peşimi bırakmıyor, geçmişimin dağınıklığı bugünümü etkiliyor. Bana geçmişimi tutarlı bir şekilde açıklayabilen bir benlik lazım. Tutarsızlık, oransızlık bana göre değil. Çelişkileri hiç sevmiyorum. Geçmişimi genel bir formülle düzenleyebilmek istiyorum. Herkes gibi ben de bir hikayem olsun istiyorum sanırım, istemediğim parçaları reddetmediğim, aksine tümüne sahip çıkan komple bir hikaye.

Buyrukçu akıl beni yalnızca korkuya ve dolayısıyla öfkeye hapsediyor. Anlık olarak hayatımı kolaylaştırıyor olabilir ama değiştiremeyeceğim geçmişimi açıklamakta güdük kalıyor. Uzlaşmacı akıl ise beni kendime karşı daha anlayışlı yapıyor. Sırf bunun için bile değişmeye değer. Yine de bu sebeple yetinmek istemiyorum. Kalıcı bir aklım olsun istiyorum. Aklım tamamen kalıcı olsun demek istemiyorum. Akılımın bir yerinde kalıcı bir aklım da olsun istiyorum. İkili çatışmada ortaya çıkan üçüncünün kalıcılığı bu nedenle önemli. O üçüncü geçici bir üçüncü ise, yani uzun süreli varoluşa uygun bir üçüncü değilse, onu oluşturan ikiliden birini yok eder. Dolayısıyla kendisini de yok eder ve tekrar Bir’e dönülür. Kalıcı Üç, yalnızca uygun bir üçüncü ile mümkün. O üçüncü de benim için uzlaşmacılık.

Buyrukçu yapıların oluşması çok kolay ancak ömrü kısıtlı. Hiyerarşik bir düzenek içerisinde en büyük ödül hiyerarşinin en tepesine gidiyor. Düzeni devam ettirmenin tek yolu o zirvede birinin hep olmasından geçiyor. Bir süre sonra düzenin devamlılığı tek derdi zirveye çıkmak olanların eline kalıyor. Oysa düzenin hizmet ettiği, çözdüğü bir problem vardı. Bu problem unutuluyor, hiyerarşi kendine hizmet ediyor. Tüm hiyerarşi yalnızca hiyerarşide olmakla ilgilenenlerce işgal ediliyor ve nihayet yapı kendi içine çöküyor. Doğal yapı ise bir kültürü gerektirmesi bağlamında ulaşması daha zor olsa da, bir kez kurulduğunda uzun ömürlü olma eğiliminde ve dolayısıyla daha kalıcı.

Doğru olanın aynı zamanda kolay olması gerekmemeli, bu varsayımı bir kenara bırakmak istiyorum. Buyrukçu olmak kolay ama geçici, yani orada kalması imkansız. Uzlaşmacı olmak zor olsa da kaçınılmaz çünkü orada kalması imkanlı. Buyrukçuluğun bedeli kısa ömürlü olması, sürekli yıkılıp yeniden yapılmak zorunda olması ve bu tansiyonu içindeki tüm unsurlara sürekli yaşatmasında. Uzlaşmacılığın bedeli ise ona erişirken harcanan eforda. Kalıcılığı, uzlaşmacı aklı benim için daha doğru bir tercih yapıyor.

Geleceğin belirsizliğini yalnız karşılıyoruz. Mahşer günü sırat köprüsünden bile tek tek geçiyoruz. Tüm kararlarımdan kendimin ve yalnızca kendimin sorumlu olduğunu düşündüğümde, uzlaşmacılık çatışma, tartışma, taviz barındırsa da benim için doğru olan. Geçmişe baktığımda gürültü yerine artık bir değil sonsuz hikayem var. Bu bir öte-hikaye. Atalarımın, hocalarımın tasarımlarını kullanabilmek için onları anlama ve zihnimde yeniden inşa etme halindeyim. Aslına o kadar da uygun inşa etmediğim tasarımlar elimdeyken belirsizlik benim için keyifli bir bulmaca.




> İleri: Gelecek Hayali >

< Geri: Korku ve Güven <

^ Yukarı: Tasarım Meselesi ^