Karanlık korkusunu hiçbir zaman üzerimden atamadım. Gece uyanıp da sokaktan geçen bir araba farından gelen ışığın duvarda neden olduğu küçük gölge oyunlarını gözümün ucuyla fark edersem, emin olmak için bazen kalkar ve gölgelerin düştüğü yerde gerçekten bir şey olup olmadığını kontrol ederim. Tabi bunu korkarak yaparım. Korkum defalarca boşa çıkmıştır ama yine de dayanamam, perdeyi şöyle bir sallarım.

Uyurken eve hırsız girmiş olmasının bende bıraktığı izlerden biri bu, biliyorum. Uyandığımda pencerenin önünden geçen hırsızın gölgesini hatırlıyorum. Biz uyurken içeride dolaşmış, el attığı eşyaların bazılarını almış, bazılarını bırakmış. İnsan böyle bir anda ne yapacağını bilemiyor. Şimdi buzdolabı tıkırtısına bile uyanıyorum, sonra bir araba geçiyor ve yürüyen gölge. Kalk kontrol et. Dön yat.

Artık rutine binmiş bu davranışım, hırsızlık vakasının yalnızca kendisiyle şekillenmiyor. Olayın ardından gelen temkinli olma ihtiyacı, bu ihtiyaç doğrultusunda aldığım önlemler ve oluşturduğum alışkanlıklar, bu alışkanlıkların getirdiği rahatlık ve güven. Bir yandan içimden “O neydi öyle?!” diyorum, diğer yandan artık ezberlediğim kontrol listesinin üzerinden geçiyorum:

  • ✓ Pencereler kapalı
  • ✓ Kapı kilitli
  • ✓ Her şey bıraktığım yerde
  • ✓ Ev sessiz
  • ✓ Tıkırtı buzdolabından

Ve rahatlama, “Arabaydı”.

İki tane ben var gibi. Bir tanesi korkup dürten çocuk, diğeri tamam sorun yok diyen baba. Uykudan yeni uyanmış birine kıyasla kalbim hızlı ama beynim sakin. Bir zaman sonra alışkanlıklar korkuları yönetmeyi öğreniyor gibi. Korkular da alışkanlıkları diri tutuyor ve bir denge oturuyor.

Yaşadığım şeyler benliğimde yer ederken az çok belli bir yol izliyor. Önce olayın kendisi fotoğrafa benzer bir iz bırakıyor, ham hali ile yorumsuz bir iz. Bunu, olayın bende oluşturduğu duygular takip ediyor. Son olarak yapabilirsem durumu düşünüp değerlendiriyorum. Mevcut veya yeni tasarımlar ile olayı ve duygularımı tanımlıyorum. Böylece o olay, duygusuyla ve düşüncesiyle benliğimde bir deneyim olarak bir yere oturuyor.

Olur da düşünecek alanı açamazsam, deneyim yalnızca duygularla ilişkilenmiş halde yer ediyor. Duygu ne kadar yoğunsa, onu sindirmek için ihtiyaç duyduğum zaman da o kadar uzun oluyor. İhtiyaç duyduğum bu zamanı kendime ancak düzenli bir hayatta sağlayabiliyorum. Böyle bir alanım olmadığında mecburen duygu yoğunluğundayken düşünmek zorunda kalıyorum ve duygu yoğunluğunda düşünmek hiç kolay değil. Çoğu zaman kendimi kandırıp sakinleştiğimi iddia ediyorum. Böyle olduğunda duygu, özellikle de korku, sinsi bir şekilde düşüncelerime hükmediyor ve bu tehlikeli bir durum. Korkunun baskısı altındaki düşünme yetim yaşadıklarımı tasarlamaktan aciz, yalnızca bir meşrulaştırma mekanizması olmaya sıkışıyor. Olanların olmak zorunda olduğu, yapılabilecek hiçbir şeyin zaten olmadığı, gelecekte tekrar etmesinin yüksek ihtimali, engellemek için elimden hiçbir şeyin gelmeyeceği gibi meşrulaştırmalar.

Korku hükmetmeye başladığında yaşadığım şey kötü de olsa iyi de olsa, o kendi tahtını sağlamlaştıracak bahaneyi mutlaka buluyor. Yaşadığım şey hırsızlık vakası gibi kötü bir şey ise, tekrarlanmasından endişe ediyorum. Aksine iyi bir şey ise, örneğin aşık oldum diyelim, bu kez de kaybetme endişesine düşüyorum. Bu endişe, ilişkinin seyrini olumsuz etkiliyor ve sonunda gerçekten kaybediyorum. Gelecek kaygısı ile kendini gerçekleyen kehanetler arasında sıkışmış bir hayat istemiyorum. Kısır döngünün içinden herkes gibi ben de çıkmak istiyorum. Korkunun tahakkümünü yenmek zorundayım.

Geleceği korkunun tayin ettiği halleri toplum üzerinden de gözlemleyebiliyorum. Örneğin fakirliğin, açlığın yarattığı çaresizliği anımsamak bu gözlem için yeterli oluyor. Çaresizlik korkuyu besliyor ve kendini nesilden nesile aktarıyor. Yarının belirsizliğinin toplumu kontrolsüz bir şekilde nasıl savurabildiğine bakıyorum, sanki çoğunluğun gelecek hayali korkuyla şekilleniyor.

Şekillenmek.

Bir duygunun geleceği şekillendirebilmesi fikri kulağıma biraz tuhaf geliyor. Burada bir tutarsızlık var. “Korkuyla şekilleniyor” demek bir duygu kendi başına tasarım yapabiliyor demektir. Oysa tasarım düşüncelik bir iş. Duygu mutlak bir tahakkümdeyken bile düşünceye bir kapı aralamak zorunda kalıyor olmalı. İlginç bir şekilde tehlikeli olarak nitelediğim bu durum, aynı zamanda çıkış kapısının kendisi olacak gibi görünüyor.

Bir tasarımdan konuşabilmek için tasarlayanın hiç değilse temel bir tutarlılık kaygısı gütmesi gerekir. Etiketlerin her an değişebileceği bir yerde tasarım da pek mümkün görünmüyor. Duygu ve düşünceye baktığımda tutarlılık kaygısı daha çok düşünce tarafında ağır basıyor. Duygu ise düşüncenin aksine rastgele, tutarlılık kaygısı gütmeyen, sadece var olan, neden-sonuç ilişkisine sahip olmayan hatta o ilişkiyle hiç ilgilenmeyen, garip bir düzlem.

Duygu düzlemini en iyi rüya ile örneklendirebilirim. Rüyaları hatırlamak pek kolay değil ama hiç unutmadığım bir tanesi var, küçükken bir dönem hemen her gece gördüğüm bir rüya. Bir şekilde sokağımızın ilerisindeki dik yokuştan yuvarlanıyorum. Beni isteğim dışında her seferinde aşağı iten görmediğim bir şey var. Bazı yuvarlanışlarımda tuhaf yaratıklar sağdan soldan bana bulaşıyorlar, onlardan kaçınayım derken farkında olmadan daha da hızlanıyorum. Yokuşun sonunda bazen iyi bazen kötü bir şey beni bekliyor ama her seferinde o sona varamadan ter içinde uyanıyorum. Bu rüya birçok anlama geliyor olabilir ya da hiçbir anlama gelmiyor olabilir. Uyandıktan sonra anlam yüklemek kolay. Oysa rüyadaki anlamsızlıklar dünyasında birbirinden kopuk olaylar arka arkaya gelişirken bunları düşünmüyorum. Rüya sırasında zaten hiç düşünemiyorum, şeyler sadece oluyor.

Bu rüyadan hareketle dikkatimi şu çekiyor. Duygu düzlemi tüm tutarsızlığı, dengesizliği ve kararsızlığına rağmen gerçek hayatın tutarlı, dengeli ve kararlı imgelerini kullanıyor. Yokuş, sokak, yuvarlanmak, sağ, sol. Yaratık bile rüyanın ürünü gibi görünse de aslında gerçek hayattan ödünç aldığı bir korku imgesi. Düşünce ile bir bağı olduğunu ve düşüncenin gerçek hayata bakarak yaptığı tasarımlarından pay almaksızın duygunun varlığını sürdüremediğini açıkça görebiliyorum. Var olmaya devam edebilmesi için hatırlamam gerekiyor. Hatırlamak için, uyandığımda “Ben az önce ne gördüm?” sorusuna cevap vermeye ihtiyaç duyuyorum. Bu da rüyada gördüklerimin gerçekle ve düşüncelerimle bir bağı olmasını gerektiriyor. Belki yaptığım tüm bu yorumlar sadece hatırladıklarımın arasından olmak zorunda olduğu için böyle düşünüyorumdur ama zaten konu da bu. Hatırlamadıklarım, benim için tanım gereği yoklar. Duygu ve düşünce birbirinden ayrı iki düzlem ve bu iki düzlem arasındaki zorunlu bağ, korkunun geleceğimi şekillendirirken kullandığı bağ diye düşünüyorum.

İki düzlemi de bünyesinde barındıran bir canlı olarak, duygu düzleminin bu denli aktif olması ama düşünce düzleminin tamamen pasif olması aralarındaki bağ gereği pek mümkün görünmüyor. Sanki rasyonel yönüm oyuna girmek üzere sürekli yedek kulübesinde ısınıyor. Aklım korkunun esiri olarak da olsa gerektiğinde hiç değilse hatırlamak için hemen devreye giriyor. Bir anlamda düşünceyi oyuna alan mecburen korkunun kendisi olmuş oluyor. O, var olmak için rasyonelliğime başvurmak zorunda. Bir kere devreye giren rasyonellik yavaş yavaş oyunu ele geçirecek. Başlarda ona çizilen sınırlarda var olacak ama o da en az korku kadar sinsi. Rasyonellik bir zorunluluk ve irrasyonelliğin tam merkezindeki duygudan oluşacak, korkudan.

İşte düşüncelerim, çıkış kapısını duygularımın içinden böyle aralıyor. Bir travmanın ardından korkunun esiri olan aklım, onun emirleriyle bazı tasarımlar yapıyor. Hikayeler, türküler, danslar, oyunlar tasarlıyorum ve çevremdekilerle paylaşıyorum. Onlar da kendi tasarımlarını benimle paylaşıyorlar. Her paylaşım ile tasarımlar evriliyor ve daha akılda kalıcı hale geliyorlar. Dilden dile, kulaktan kulağa geçen bu tasarımlar kolektif bir çalışmayla olgunlaşmış oluyor. Geçmişin yaşananları, korkunun esirindeki akıllarda efsanelere dönüşüyor.

Bu efsanelerin temel vaadi bize yol gösterecek ve geleceğin karanlığını aydınlatacak olmaları. Yemek bulabilelim, kışın aç kalmayalım, hastalanınca şifa bulabilelim. Duyguların güdümünde yazılmış olsalar da düşünce süzgecinden geçtiler ve kalbin yanında beyine de hitap ediyorlar. İrrasyonellikten de doğsa, ortada rasyonel talepler var. Geleceğim belirsiz olmasın, ona hazırlanayım ve sorunsuz yaşamayı umabileyim. Bu umudu beslemeyen bir türküyü kim neden söylesin? Efsaneler ister bizim icadımız olsun, ister üstün bir varlığın bizim üzerimizden ete kemiğe büründürdüğü anlatılar olsun; iki halde de onları dillendiren, nesilden nesile taşıyan, kulaktan kulağa aktaran bizleriz.

Düşüncenin doğuşunu ve dolayısıyla kendisini daha iyi anlamak adına, efsaneleri incelemeye karar veriyorum.

Kader

Gelecek bilinmez olsa da en azından belirli olduğu fikrinin rahatlatıcı bir yanı var. Belki de bu durum bir gün benim de geleceği bilebileceğim umudunu aşılıyordur, bilmiyorum. Bu umuda tutunmak ne kadar doğru onu da bilmiyorum. Diğer yandan “kim belirledi?”, “acaba kötü bir şey mi olacak?” gibi soruları ve “ya o belirlenmiş hayat benim için iyi değilse” gibi endişeleri de beraberinde getiriyor. Bir açıdan umut, bir açıdan endişe getiren bir yapısı var. Belki de kader, kaybedecek şeyi çok az olan ve geleceğin kendisi için kayıp değil kazanç getirmesi daha muhtemel olan insanlarda ağırlıklı olarak umudu besliyordur. Bir toplumda çoğunluk bu durumdaysa, kader de o toplumda doğal olarak yayılacak bir efsane olmuş oluyor.

“Yazgımız neyse o”, “alın yazısı” gibi ifadelerden hareket edince, kaderin yazmakla yazılmakla ilişkisinin güçlü olduğunu görüyorum. Her fiilin bir faili de mutlaka olacağından, kaderi de biri ya da bir şey mutlaka yazmış olmalı. Faili malum, tanrı ya da tanrısal bir varlık. Bu benim içinde olmadığım bir grup, orası da malum. Yani yazan değil yazılan gruptayım, o halde kadere göre ben yazgılı bir varlık olmuş oluyorum.

Yazgılı olma fikri bana iyi gelmiyor. Geleceğin bu denli belirlenmiş olmasının bir şeyleri değiştirebileceğime olan inancım ile çelişmesini sevmiyorum. Geleceğin belirsizliği benim için yalnızca umut değil, aynı zamanda endişe de yaratıyor. “Her şey belirlenmiş ama biz bir türlü bilemiyoruz”, “olacaklar olmak zorunda”, “yapılabilecek hiçbir şey yok” gibi düşüncelerin korkunun güdümünde tasarlanan düşünceler olduğunu biliyorum. Umut duygusunu aşıladığına artık aldanmıyorum. Kader, korkunun tasarımı. Ama korkudan sinsisi de var. Kaderin içine bulayım diye bir davet gizlenmiş beni çağırıyor.

Bir şeyin ne olacağı belli ise onu bilen bir varlık da var demektir. Biri yazdığına göre bu böyle olmalı. Bu durumda kader varsa mecburen gelecek de bilinebilir bir şey oluyor. Belki ben okuyayım diye yazılmadı ama biri okuyabiliyorsa o halde gelecekte olacaklar okunabilir olmalı. Dolayısıyla ne kadar zor olsa da teknik olarak ben de bilebilirim diye düşünmeden edemiyorum. Yani muhtemel değil, ama mümkün olmalı. Hiç bir zaman bilemeyeceksem, belirlenmiş olup olmaması beni niye ilgilendirsin ki? Ya ben de bir gün bilebileceğim ya da belirlenmiş olmasının beni ilgilendiren bir yanı kalmayacak. Kaderin ima ettiği bu ihtimal biliyorum ki korkunun da işine gelen bir havuç, çünkü efsaneye olan ilgimi kaybedersem korku anlık bir duygu olarak kalacak, hatırlanmayacak ve yok olacak.

İhtimal düşük de olsa, yaşantımı olan bitene ağıt yakarak geçireceğime, bilmeye çalışarak geçirmek daha iyi bir fikir gibi geliyor. Dolayısıyla bu ihtimal, düşüncenin kaderin içine gizlediği davetin kendisi olmalı. Ve davete icabet adettendir.

Peygamberlik

Efsaneler doğası gereği büyük. Biraz yüksekten uçmadan efsaneleri incelemek mümkün değil diye düşünüyorum. Kader mi daha yükseği ister, peygamberlik mi bilmiyorum ama bu konuya girince içimdeki korkuyu biraz daha fazla hissediyorum. Her yerinde kristal vazolar olan bir odanın tozunu almaya giriyormuşum gibi geliyor. İnsan odanın kapısını çok yavaş açıyor korkudan.

Kavramına bakması bile çekindiriyorken, peygamberin kendisine bakmak nasıl bir duygu olurdu acaba? Duygu olumlu da olsa, olumsuz da olsa çok yoğun olacağı kesin. Gördüğüm kişi kendi peygamberimse zaten kendimden geçerdim herhalde. Değilse de hınç, öfke gibi duygular yanında gizli bir hayranlık da olurdu. Öyle ya da böyle büyük bir duygulanma halinde olurdum gibi geliyor.

Peki peygamberin kendisi olmak nasıl bir şey? Bir insan nasıl peygamber olur? Bunları bilmem şu an mümkün değil, hayal etmek de tuhaf. Geriye akıl yürütmek kalıyor.

Peygamber bir lider olmalı. Hitap ettiği bir topluluk ya da en az bir dinleyeni mutlaka olmalı. Yoksa kendi kendine tanrıdan mesaj alıp bunu kimseyle paylaşmayan birinden kime ne öyle değil mi. Dolayısıyla henüz lider olmasa da, mutlaka lider olabilecek biri olmalı diye düşünüyorum. Diğer yandan onu herhangi bir liderden ayıran özelliği de tabi peygamberin tanrı ile bir şekilde iletişim halinde olması, yani tanrının mesajını getirmesi. Aksi takdirde her komutana, siyasi ya da ruhsal lidere peygamber dememiz gerekirdi. Peygamber, tanrının mesajını getiren bir lider.

Ne kadar ilginç. Bugün tarihin bir döneminde gerçekleşmiş bir olgu olarak tanrının mesajını getiren biri olduğu fikrini kolaylıkla kabul ediyoruz ya da en azından kabul eden birileri olduğunu olağan karşılıyoruz. Ama biri çıkıp ben peygamberim ya da mesihim dese, bunu istisnasız hiç kimse ciddiye almayacaktır. Bu, bir hakaret olarak bile algılanmayacaktır. Büyük ihtimalle bunu iddia edene deli gözüyle bakılır ve hastaneye sevk edilirdi ya da zararsız diye kendi haline bırakılırdı. Oysa tarih öyle demiyor. Peygamberler tarihte ciddiye alınmışlar ve birçok sorun da yaşamışlar. Kendi takipçilerinin onları ciddiye almasının şaşırtıcı bir yanı yok. Bugüne kıyasla ilginç olan, ona inanmayanlar ya da artık her ne sebeple karşısında olan bir grup var ise, o grup tarafından ciddiye alınmış olmaları. Bugün sevmediğim bir siyasi liderin ben peygamberim ya da mesihim dediğini düşününce bile istemsiz gülümsüyorum. Oysa geçmişteki insanlar, bugün peygamber olarak kabul edilen insanlar için böyle düşünmemiş gibi görünüyor.

Sayısız örneği olan peygamber hikayelerinden biri olan kurban hikayesi beni zaman zaman düşündürüyor. Bu hikaye tanrıya teslimiyetin örneği olarak bilinir ama bana sadece onu anlatıyor gibi gelmiyor. Bir peygamber bir gün rüyasında çocuğunu kurban etmesi gerektiği mesajını alıyor. Emri yerine getirmek için yola koyuluyor ve çocuk da razı. Tam yapacakken artık çocuğu kurban etmek zorunda değil diye bir mesaj daha alıyor. Çocuk yerine bir kurbanlık kesiliyor. Son.

Bu hikaye ana hatlarıyla pek de öyle binlerce yıla meydan okuyacak bir hikaye gibi görünmüyor. Buna karşın gerçekler aksine işaret ediyor ve bugün hikayeyi hala biliyoruz. Gerçekten de bu hikayeden çıkarılacak tek ders, ne derse desin tanrının emirlerine uymak mıdır? Emin değilim. Bu olayın, dönemin toplumu üzerinde hiçbir etkisi olmasa bunu kim neden konuşsun ve nesiller boyu anlatsın. Olay aslen nasıl geliştiyse gelişsin, döneminde herkes için başka bir anlamı daha olmuş olmalı. Dönemin insanı belki de eskimiş ve amacını aşmış kuralların baskısı altında, bir korku yönetiminin esiriydi. Bir lider çıkıyor ve topluma yapmaktan yorulduğu ve yapmak istemediği bir şeyi artık yapmak zorunda olmadığını söylüyor. Onlara, onları bu zorunluluktan azad edecek bir hikaye veriyor. Belki bir zamanlar gerçekten de çocuklar kurban ediliyordu ve artık dur dendi. Belki de yalnızca sembolik olarak bu şekilde efsaneleşti. Sonuçta binlerce yıldır bunu anıyoruz. Bu kadar güçlü etki bırakan bir olaya eğer gerçekleştiği dönemde şahit olsaydım, herhalde bunu bir müjde olarak algılardım. Dönemin toplumu için inanılmaz bir özgüven yüklemesi ve bir rahatlama olmuş olmalı.

Şüphesiz her rahatlama beraberinde rehavet ve hataları da getirecek. Toplum yeniden yolunu kaybedecek ve tüm uyarılara rağmen yanlışa sürüklenecek. Ah şu toplum, hep yanlışlara sapıyor. Yeni bir peygamber geliyor ve geçiyor, her şey tam rayına oturdu derken yine birileri yoldan çıkmayı başarabiliyor. Yüzlerce peygamber gelmiş, yine de insanlık yolda kalamamış. Keşke hep bir peygamber olsa da hiç yoldan çıkmasak.

Korkunun yaptırdığı tasarımlarda belirgin bir özellik bu; önerilen düzenin olamayacak şeylerin gerçekleşmesine bağlı olması. Peygamber her zaman gelirse kraldan ya padişahtan farkı kalmaz ama peygamber hiç gelmezse de toplum çıkmazdan kurtulamaz. Bu efsaneye göre toplum, bir noktada kurtarılmaya ihtiyaç duyacağı bir düşüş yaşamak zorunda. Böylece korkunun efsanesi devam edecek, biz de hep ona muhtaç olacağız.

Bir şey daha dikkatimi çekiyor. Herhangi birinin liderliğini kabul etmeyip, bunun için ısrarla o kişinin tanrıdan mesaj getirecek seviyede biri olmasını bekliyoruz. “Ben öyle herkesi dinlemem! Bana peygamber getirin, ancak onu dinlerim!” der gibi bir halimiz var. Zor durumda olan bir toplum açısından ironik bir şekilde kibirli bir tutum.

Mahşer

Kıyamet kopacak, sonunda hepimiz yargılanacağız. Sırat köprüsünün bazısına çok geniş, bazısına ise çok dar olacağı söylenir. Beni o köprüde hem korkutan hem de rahatlatan şey köprünün genişliği değil, oradan tek tek geçeceğimiz fikri.

Kendi davranışlarımın, ahlak anlayışımın ne kadarının hesabını verebilirim? Sırat köprüsünden geçerken “Herkes öyle yapıyordu, o sebeple ben de öyle yaptım” cevabı pek kabul görecek bir cevap gibi görünmüyor. Bu kabul görecek olsaydı, herhangi bir günah bununla savunulabilirdi. Bu kabul görmüyorsa her davranışımı, her kabulumü tartmak ve hesabını verebilir hale gelmek zorundayım. Herkes sağa gidiyor diye sağa gidiyorsam ve o yolun sonu felaket ise ben de sorumluyum. Karşıdan karşıya geçerken yanımdakine uyup araç geliyor mu diye bakmadan yola atlamak ne kadar yanlışsa, topluma körü körüne uymak da o kadar yanlış gibi geliyor. Ya toplumum o kadar da haklı değilse. Ya en temel kabullerimiz yanlışsa. Ya gerçekten herkes ama herkes yanılıyorsa.

Mahşer günü hesap veremeyeceğim düşüncesiyle korkmam çok anormal değil. Şüphesiz sayısız hata yaptım ve yapmaya devam ediyorum. Diğer yandan da zamanı geri alamayacağım için onlarla yaşamak zorundayım, korkunun beni ele geçirmesine izin vermek istemiyorum. Yanacaksam başım dik yanmak isterim. Ne kadar zor da olsa doğru olanı yapmalı ve o gün geldiğinde içim rahat bir şekilde eylemlerimin hesabını verebilmeliyim. Bunu geçmiş hatalarımı meşrulaştıran bir akılla değil, gelecekteki davranışlarımın beni geçmişteki gibi hatalara sürükleyen davranışlarımdan farklı olmasını sağlayan bir akılla yapmalıyım.

Sırat köprüsünden tek tek geçeceğimiz fikrinin ruhuma üflediği korkuyu hissedebiliyorum. Yanlış yapmaktan korkuyor olmamdan besleniyor. Oysa aklın gizlediği mesaj da korkuyla aynı yerde apaçık duruyor. Özünde yanlış olduğunu sezdiğim, düşündüğüm ya da yanlış olduğundan şüphelendiğim herhangi bir davranışı toplum baskısı sebebiyle yapmak zorunda hissedebilirim. Dışlanma korkusuyla yanlışa sürüklenebilirim. Toplumca yanlış, bence doğru olan bir davranışın eşiğine geldiğimde, aklım mahşer efsanesiyle bugünüme güç veriyor. Benim için bugün tek kalacak da olsam doğruyu yapmak artık onun sayesinde daha kolay. Ne de olsa son gün zaten tek olacağım. Son günden korkmam için tasarlanan efsane, bugünkü korkularımı yenerken bana yardım ediyor.

Son Peygamber

Peygamberlik efsanesi ancak bir peygamber ile sona erebilirdi, hem de çelişkiye düşmeden. Örneğin bir zorbalık efsanesi yine bir zorbayla bitemezdi. Ya da padişahlık bir padişah ile son bulamazdı. Halifelik bile halife ile son bulmadı. Peygamberlikte ise durum böyle değil. Bir peygamber geliyor ve kendisinin sonuncu olduğu mesajını getiriyor. Binlerce peygamberin binlerce yıldır oluşturduğu peygamberlik müessesesi artık yok. Korkunun en güçlü efsanelerinden bir tanesine güle güle demek zorundayım.

Efsaneye göre yenisi gelmeyecek olsa da türküleri hala söyleniyor. Toplum lider istiyor. Peygamber gider gitmez, halifeler dönemi başlıyor. Halifeler benzer sorumlulukları üstlenseler de peygamber değiller. Peygamber değillikleri ise liderlik açısından değil elçilik açısından. Yani tanrıdan yeni mesaj getirmeyecek olması halifeliği farklı bir tasarım yapıyor. Toplumun lideri artık bir halife olduğunda, yeni mesaj gerekirse vahiy dışında yeni bir yol ihtiyacı da beraberinde gelmiş oluyor. Eğer peygamberimiz sonuncu peygamber idiyse, o halde bu durum tanrının bize söyleyeceği yepyeni bir şey yok ve her şeyin kitapta yazılmış olduğu anlamına gelir. Rehberlik ihtiyacı olduğunda üzerimize düşen de bu ihtiyacı eldeki mesajlar ile karşılayacak şekilde kutsal metni okumak, anlamak ve hatta yorumlamak. Her kafadan ayrı yorum çıkma olasılığı olduğundan, halifeliğin liderliğine gömülü olan yorumlama ya da en azından hangi yorumun doğru olduğunu belirleme gibi bir sorumluluk olsa gerek. Bunun için aynı anda bir tane halife olması icap eder. Olur da toplumdaki bir grup kabul gören yorumlara katılmazsa, imam gibi yeni bir lider kavramıyla yolunu ayırmak zorunda kalacak.

Halifeliğin diğer bir farkı da peygamberlerin devrimci, halifelerin koruyucu olmak zorunda olması. Halifeler verilen mesajı ve kurulan düzeni muhafaza etmekle yükümlüler. Ne garip. Takip ettiğin, senin için belki de en değerli olan kişiyi asla anlayamayacaksın. Çünkü o bir devrimci, sen ise bir muhafazakarsın.

Paralel evrende başka bir toplum hayal ediyorum. Öyle bir toplum ki artık bir lidere ihtiyaç duymuyor, kendi sorunlarını çözebileceğine inanıyor. Bu toplum neden tanrıdan yeni mesaj beklesin ki, zaten alınacak mesajı almış gibi görünüyor. Belki de aklın bu efsaneye sakladığı mesaj budur: artık peygamber, halife, imam, lider, yönetici beklemeyin.


Atalarımdan miras bu tasarımlar ile hayatım adeta belirlenmiş olarak başlıyor. Bu belirlenim hali en küçüğünden en büyüğüne kadar tüm hayatıma nüfuz ediyor. Su içerken yılan da dokunmuyor, ölünce gideceğim bir öbür dünya da oluyor. Belirlenimli bir hayat. Onca belirsizliğin ortasında iç rahatlatıcı bir fikir. Çocukken beni korudu, geleceğime ışık tuttu ve hikayelerle beni büyüttü.

İster tanrı, ister peygamber, ister lider, ister baba, isterse öğretmen olsun, hepsinin bendeki izdüşümlerini beni bilinmezden koruyan birer ebeveyn tasarımı olarak görüyorum. Yepyeni tek seferlik deneyimler ile her karşılaştığımda, bu tasarımlara başvuruyor ve rotamı yeniden düzenliyorum. Kendi tasarımlarımı onların koruması altında şekillendiriyorum. Yetişkin hayatımda artık geçmişin parçası olan bu ebeveyn tasarımları, benliğime işlenmiş halde varlıklarını sürdürüyorlar. Bir anlamda ruhumun yapıtaşları ya da ilham perileri olarak ölümsüzleşiyorlar. Anneannem gibi artık burada olmasa da benliğimin bir parçası olarak dolaylı bir şekilde bana yol göstermeye devam edebiliyorlar. Sanırım ebeveynlik başta fiilen, sonda fikren var oluyor. Bir noktadan sonra büyüyorum ve geçmişten gelen tasarımları tekrar tekrar düzenliyorum. Artık bana yol gösteren annem mi, babam mı, öğretmenim mi, peygamberim mi ya da tanrım mı çok da ayırt edemiyorum.

Efsanelerin bazıları ömürlerinin sonlarına doğru sessizce ayrılırken, bazıları büyük yaygara koparabiliyor. Bir efsane, temel varsayımlara yerleşmişse ona veda etmek çok daha zor oluyor. Sonuçta yaşamı kolaylaştırmak için oluşan efsaneler, karşıma içiçe geçmiş bir şekilde çıktılar. Birini çekip aldığımda tüm yapı sarsılabiliyor. Bunu kolaylaştırmak için aklın izini takip ederek yapıyı anlama yolunu seçiyorum. Böylelikle neyi çektiğimi, ne zaman çekmem gerektiğini ve yerine ne koymam gerektiğini daha iyi bilebileceğimi umuyorum. Bu zorlu ve taşlı bir yol ama buradan gideceğim, çünkü güvenle yürüyebileceğim tek yolun bu olduğunu düşünüyorum, kendi yolum.




> İleri: Buyruk ve Uzlaşı >

< Geri: Bilseydim <

^ Yukarı: Tasarım Meselesi ^